Tahsil edin, amel edin, amelsiz kazanamazsınız!
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.
Resul-i Ekrem (s.a.v) Hz Ebu Zer’e (r.a) şöyle buyurmuştur: “Ya Eba Zer! Dünyaya geldin. İman ve İslam denilen bir gemiye bindin. İman ve İslam’ı kendin için bir gemi gör. Bu gemi, çıktığın yolculukta asli vatanına ulaşabilmen adına kullanacağın büyük bir iman ve İslam vasıtasıdır. Bu vasıtayı günahlar ile tarumar, tahribat eder; arıza verirsen arıza verdikten sonra tövbe ve istiğfar ile yenilemezsen, bil ki dünya denizi her şeyi yutar. Dünya çok derin bir denizdir, dalgalıdır. İçine düşen çıkamaz. Dünya kimi yuttuysa, onun iflahı kesilmiştir artık. Daha bu gemi, dünya denilen bu hayat sahilinden ayrılmadan, başka bir hayata intikal etmeden, bu sahilde ihtiyacın olan zad u zahireni yani amellerini biriktir. Kendine bunları topla, sakla; çünkü bu çok uzun bir seferdir. Uzun bir sefere çıkacaksın.”
Vefat ettikten sonra seferimiz bitmiyor ki. Kabir denilen başka bir hayatta seferimiz var. İsmi ölüm. Kabir hayatı, kaç bin sene sürecek onu bilmiyoruz. Sefer hemen bitmiyor. İkinci bir fasıla ikinci bir dereceye intikal ediyor insan. Orası ya bu dünya hayatından daha üstün bir hayattır ya da neuzibillah Resul-i Ekrem (s.a.v) ifadesiyle “İnsanın kabri ya cennet bahçesinden bir bahçe yani şu hayattan çok daha muazzam bir hayat ya da cehennem çukurundan bir çukur.” Neuzibillah şu hayattan çok daha dar, zindanlı bir hayattır. 1000 yıl 2000 yıl o bilinmiyor ama orada da yaşayacağız. Orayı tasvir, tarif etmek biraz zor; ama şu dünya hayatından daha memnun kalacağınız kesin. Yolculuk devam ediyor. Orada bir şeyleri biriktirmek gibi bir şansımız yok. Tövbe etmek gibi bir şansımız yok. Namaz kılmak gibi bir şansımız yok. Kabir denilen o hayatta, nasıl bir gezegene mi gideceğiz farklı bir yer midir, onu bilmiyoruz. Bulutu, güneşi, insan denilen varlıkları, hayvanı var mıdır, bilmiyoruz. Ama şu dünya denilen yerden çok daha muazzam bir yer. Yani insanın çok daha memnun kaldığı bir yer; cennetin bahçesi, ama cennetin kendisi değil. Orada namaz var mıdır, kılarsınız; ama namaz artık bir kıymet ifade etmiyor. Çünkü ibadet kalkıyor. İmtihan denilen süre bitince bitiyor artık. Orada dünyada aldığımız şeylerle karşılık bulacağız. Örneğin bir namaz; belki orada sizin için çok muazzam, geniş, dünya gibi hayal etsek, orada milyarlarca insan var. Hizmetkârlar var, şu var, bu var diye tasvir etsek; insanın tabi anne-baba, kardeşleri hepsi onlar da orada oluyor. Ve bu sarayda 1000 yıl boyunca kabir hayatında mesut bir hayat… Sonra orada kıyamet kopacak…
Dünya çalışma yeri, eline baltayı alıp inşaatta çalışma, amelelik yapma. Akşam oluyor, gidip ücreti bekleme salonu var; oraya kabir diyoruz. Bekleme salonunda ama çayı, kahvesi var; çok daha hoştur. Neden? Elinize küreği alıp toprağı kazmanızdan daha hoştur, çünkü istirahattir. Ama bir yer tasvir edemiyoruz. Sonra oradan kıyamet koptuğunda, hesap giderildiğinde, gitmemiz gereken en son yere gideceğiz. Dolayısıyla Resûl-i Ekrem (s.a.v) “Ya Eba Zer! Zadını burada tastamam al.” buyuruyor. Niye? Çünkü orada zad denilen, amel denilen bir kazanma, bir birikim yoktur. Çünkü upuzun bir yolculuktasınız. Dünya, kabir kaç bin süre bilmiyoruz. Sonra mahşer, sonra inşallah Müslüman için cennet. Ama cennet, bu bekleme salonundan çok daha mükâfatın alındığı yerdir. Yani insan, bir sabah evden çıkıyor sabahtan akşama kadar sırtında 50 kilo çakıl gibi şeylerin olduğu torbayı taşıyor. Ondan kazanç elde etme ama kendince yine güzel bir dünya, sonra gidip ücretini alacak. Kahvesi ikram ediliyor, orası da kabir âlemi. Sonra yurduna, vatanına, köyüne dönecek; istirahatine bakacak. Bir şeye ihtiyacı yok, yani cennet hayatı ebedî.
Dünya bu kadar kendi gözümüze göre güzelse, kabir çok daha memnun kalacağımız bir yer. Ama ayet-i kerimede Allahu Teâlâ “Bel tu’sırûnel hayâted dunyâ.” (Ala:16) “Fakat siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” yine abdini ikaz ediyor. “Buraya geldiğinizde aldanma ihtimaliniz yüksek, belki siz dünya hayatını tercih edeceksiniz; kalbiniz bu tarafa meyledecek, yani çalışmayı bırakacaksınız. Geldiğiniz yer hoş ve güzeldi. Niçin geldiğinizi unutacaksınız. Amacınız neydi? Kimin tarafından gönderildiniz? Unutacaksınız belki. Ama ikaz ediyorum. Buna kapılacaksınız, tercih edeceksiniz; ahirete çalışmayı bırakacaksınız. “Bel tu’sırûnel hayâted dunyâ.” (Ala:16) : Fakat siz, dünya hayatını tercih edeceksiniz. “Vel âhıratu hayrun ve ebkâ” (Ala:17): Ama bilin ki ahiret, şimdiki hayattan çok daha üstün ve en önemlisi geçici değildir. Orada süreklilik vardır, burası geçicidir.”
Allah size çok şefkat ediyor, şefkat ettiği için size veriyor. Nasıl ki bir anne, çocuğu okula giderken para verir cebine, meyve verir. Gayesi nedir? Çocuğun okula tahsile gitmesi. Yoksa parasını dışarda harcayıp okuldan uzaklaşması için değil. Allahu Teâlâ da şefkat rahmetine binaen “Vebtegı fîmâ âtâkellâhud dârel âhırate” (Kassas:77): Benim size verdiğim şeyler ile mal, mülk vs bu tahsil süresince ahiret yurdunu satın alın.” Çantanızı güzel şeylerle doldurmuş, vücudunuzu güzel nimetlerle donatmış; akıl, zekâ, mal, mülk vermiş, bununla ahiretinizi satın alın. Çocuk gibi, aklı eksik gibi cebinizdeki parayla okuldan uzaklaşmayın. Okulun dışında zamanı harcıyor, para onu okuldan uzaklaşmaya sevk ediyor. “Sakın ha!” diyor Allahu Teâlâ “Benim verdiğim şeyler ile ahiretiniz satın alın.” Yani o mektebin, medresenin sahası içinde bir şeyleri alın, ahiret yurdunuzu satın alın.
İnsan bazen nankörlük eder. “Ve izâ messel insâne durrun deâ rabbehu munîben ileyhi” (Zümer:8) Yani “Abd huzuruma gelip elini açtığında, bir çocuk gibi yalvarıp yakarıp ‘Ya Rabbî! Fakirim, acizim; bana bela ve musibet isabet etti. Ya Rabbî! Bunu def eyle!’ der.” Ve izâ messel insâne: İnsana temas ettiği zaman bir bela, bir musibet, onu sıkıntıya düşüren bir şey; insâne durrun: bir zarar dokunduğu zaman, deâ rabbehu munîben ileyhi: Duada bulunur. Ama nasıl bir dua: munîben ileyhi yani bütünüyle Allah’a dönmüş bir olan bir ruh ile. O sıkıntı onun adeta inabet ruhunu tetikliyor. Yani Allah’a dönüyor, dünyadan uzaklaşıyor, dünyadan kopuyor, dünyayı sevmiyor, dünyaya küsüyor. Allahu Teâlâ’ya el açıyor ve Allah’a en yakın oluyor. “Biz de onun hâlini görürüz. Çocuk gibi müşfik, bir de kapıya gelmiş. Hakikaten kalben dünyayı da terk etmiş, dünyaya küsmüş. O an onun hâli de hoş, şefkat ü rahmetimiz celbeder; onun sıkıntısını gideririz. Fakirken zengin ederiz. ‘Summe izâ havvelehu ni’meten minhu’: ondaki o zararı def ettikten sonra, ona nimet verdiğimiz zaman, yoksa o kendi çabasıyla işin içinden çıkacak değildi. O, az önce yalvaran yakaran, dünyaya küsmüş, dünyayı sevmeyen o insan, parayı aldığında, zengin olduğunda veya sıkıntısı gittiğinde bambaşka bir varlığa dönüşür. Az önce yalvaran yakaran o değil, sanki bir başkası. ‘Nesiye mâ kâne yed’û’: az önce o duayı yapan şahıs kendisini unutup bambaşka bir insan oluyor. Veyahut bir başkası, sen bu sıkıntıyı nasıl giderdin? diye sorduğunda Allah demez; benim yüksek zekâm var, ben buyum, bu işin üstünden ben geldim, der. Yani bunu nefsine verir. Adeta yaratıcısını unutur, nefsine verir. Şeytan ve nefsine verir. Asıl bu senin yaptığın küfür, bu küfrünle bir müddet kal, verdiğim bu nimeti nimet zannetme.” Allah Teâlâ diyor. Yani bu adeta seni saptıran bir tuzaktır. Ambalajı güzel ama içi tuzak neuzibillah. İşte münafık, namazsız niyazsız, Allah’tan uzak olan insanlara verilen nimetlerle ambalajı çok süslü bir tuzak kuruyor Allah. Tuzak ne? Dünyaya bir baksınlar. Nasıl olsa verecek hiçbir şeyleri yok, sivrisineğin kanadı kadar yok. Alsınlar onu. Müslümanın kaybedeceği çok şeyi var. Cenâb-ı Allah bizleri muhafaza etsin inşallah, muhabbet versin.
Hizmet edin. Resul-i Ekrem (s.a.v), Allah’ın velileri öyle yapmış; iksir, sırları tasavvuf olmuş. Sen hangi sahabeye bakarsan bak “Sırrın ne, nasıl bu seviyeye ulaştın? diye sorsan “Allah Resulünün (s.a.v) himmet ü bereketiyle.” diyecektir. “Nasıl himmet ü bereketiyle?” diyecek ki “Ben Allah Resûlü’nü (s.a.v) had safhada seviyorum. O sevgi bir şey açtırdı. Farklı, bilinmedik duygular, bağlantılar, irtibatlar meydana getirdi.” diyecek. Esasen mecazda da öyledir. Mecazen bir erkek bir kadını veya bir kadın bir erkeği sevdiğinde, sevgi belli bir boyuta geçtiği zaman ikisinin arasında adeta farklı bir irtibat hâsıl olur. Farklı bir iletişim, farklı bir şebeke meydana gelir. O şebekede birbirlerinin hâllerine vâkıf bir yol oluşur. Mesela bazen kadın hasta veya sıkıntısı olduğunda erkek dünyanın farklı bir yerinde bunu hissedebilir. Başına bir şey geldiğinde sezebilir. Yani aradaki o rabıta, o muhabbet başkalarının göremediği, başkalarının hissetmediği, karşı tarafta onun kalbine gelen erkeğin kalbine de sirayet eder. Allah muhafaza, bir yerde çocuğuna bir şey olduğunda, kalbine temas eden bir şey meydana geldiğinde öyle bir kanal açılmış ki annenin kalbine de çocuğun hâli sirayet ediyor. Onun orada ah dediği şey, burada anneye de ah dedirtiyor. Sahabe-i Kiram’a “Sizi bu seviyeye getiren iksir ne?” deseniz onlar diyecek ki Resul-i Ekrem’in (s.a.v) aşkı. Şah-ı Nakşîbend’e (k.s) de sorsanız “Sizi bu seviyeye getiren iksir nedir?” O da diyecek ki “Aşk, üstadımın sevgisi.” Seyda-i Tağî’ye (k.s) sorun, hepsi aynı şeyi söyleyecek. Çünkü orada başka insanların göremediği, hissedemediği, duyamadığı, akıllarıyla da idrak edemediği veya teknolojiyle meseleyi de çözemediği farklı bir yol açılır. Farklı bir iletişim. O zâtın kalbine gelen şey, müridin muhabbeti fazlaysa, müridin kalbine de sirayet eder. Yani onun kalbine ne iniyorsa. Müridi farkında olmadan ve dünyanın neresinde olursa olsun, rabıtasını sağlam yaptığı zaman, yirmi dört saat onun rahle-i tedrisatındaymış gibi müridin ruhu ve kalbi tahsil görür, ruhu ve kalbi tezkiye olunur, tasfiye olunur, temiz olunur. Yani bir tahsilin içerisindeymiş gibi.
İnsanların tövbelerine vesile olalım. En büyük hizmet de budur. Allah’ın dinini Allah’ın kullarına ulaştırmaktan daha büyük bir hizmet yoktur. Bu hizmet zahiri, geçmiş savaşlarda o cihada katılanlardan yani o savaşlardan daha üstündür. Çünkü Resul-i Ekrem (s.a.v) buna cihad-ı ekber demiştir. En büyük cihad. Allah’ın kulları bozulduğunda yani dünya sevgisi kalplerini bozduğunda, sistemleri çöktüğünde, insan denilen Allah’ın halifinin bozulan kalbini sâdâtın himmet ü bereketiyle gidip tamir etmek, eski hâline getirmek. Bu bozulan bir insanı yok etmekten çok daha evladır. Yani bir insan, Müslümandı kâfir oldu. Sonra zarar veriyor, Müslümanlara saldırıyor. Siz de gidiyorsunuz, savaş oldu, karşınızda bozuk insanlar var. Yok edeceksiniz; ama bu değil de büyüklerin himmet ü bereketiyle bozulanı tamir etmek, yapabilmek gerek. Gelen insan ne olursa olsun istifade eder. Buna vesile olmak, yapabilmek, bu misyona bürünmek gerek. Yapamasak da, eksiğiz; ama Allah, bu hizmetin, bu ibadetin hatırasına binaen bizim eksiğimizi tamamlayacaktır. Eksikliğimizi bu hizmetin hatırasına binaen tamamlayacak, hakikaten de büyük bir şey.
Şöyle düşünün: Küçük bir çocuğun ailesi vefat etmiş, gurbete çıkmış. Diyelim ki Suriye’de, hakikaten muhtaç olduklarını biliyoruz. Siz gidip o insanın elinden tutarsınız. Bunun Allah boyutu var, cismani boyutu var yani dış arızayı giderir. Dış arıza nedir? Yani ihtiyaçlarını giderirsiniz. Herkesin vicdanı da der ki Allah bunun hatırasına binaen senin de ihtiyacın olduğunda, ihtiyacını giderecektir inşallah. Bu küçüktür esasen. Bir de hakiki manada cennet denilen vatanından sürgün edilmiş, şeytan ve nefs tarafından kalbi tarumar olmuş insanlar var. Allah’ın hanesi kalptir. Ruhu, kalbi öldürülmüş, kendinden uzaklaşmış. Esaret altında. Hakikaten bir zindanın içerisindedir. Ama bu insan eski hâline baktığınız zaman hür bir Müslümandı. Ama şimdi nefs ve şeytan tarafından kalbi kuşatılmış. Yapacağı hiçbir şey kendi iradesiyle değil. İstemiyor ama bir şey onu zorluyor. Dolayısıyla elinde ve ayaklarında kelepçeler var. Kırk elli yıldır zindan hayatı yaşıyor. Vesayet de var. En kâfir-i şedid dediğimiz şeytan ve nefs; yani en zalim onlardır, insanı kuşatma altına almışlardır. Fizikî hayatı değil, ruhî hayatı tehlikededir. Bir insanı hürriyetine kavuşturmak, onu bir daha eski hürriyetine vatanına kavuşturmak, İslam ile buluşturmak. Yani günahın içinde boğuluyorken onun elinden tutup tövbe ve istiğfarına vesile olmak, vicdanen bu, insana şunu düşündürür: Eğer ben de bir yokluğun içindeysem inşallah bu eylemime mukabil Allah da benim elimden tutacaktır.
“Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tensurûllâhe yansurkum ve yusebbit akdâmekum.”(Muhammed:7) in tensurûllâhe yansurkum : Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, el uzatırsanız. Allah da size yardım edecek. yusebbit akdâmekum: Ayaklarınızı sabit eyleyecek yani küfre düşmenize, ebedî bir yanlışlığa girmenize müsaade etmeyecek. Bize de dua edin, arkadaşlarımıza dua edin. Hayat da bir yolculuk, yolculuk bazen zahmetlidir bazen çok hoştur, bitmesini istemeyiz. Yolculuğumuzda arkadaşlarımız da var, ne kadar lezzetlidir. Bu sayıyı mümkün derece çoğaltalım inşallah. Çünkü hakikaten yolculuk sırasında pencereden dağlara bakıp insanların Allah’a giden yoldan uzaklaştığını görünce, yolculuk hoştur ama lezzeti kayboluyor. Yani insanların Allah’tan uzaklaştığını görmek, insanın yolculuğunun lezzetini gideriyor. Vasıta var, yolculuk sırasında güzel bir yol var, konaklamalar var. Bitmesini de istemiyorsunuz; ama yolda ilerlerken pencereden Allah’tan uzaklaşmış, dağların içerisinden aç susuz insanları da görünce yolculuğun lezzeti de kayboluyor. O insanların da elinden tutmaya çok gayret edelim. Evvela her hanımın ailesinden, çoluk çocuğundan başlaması lazım. Ne zamana kadar bunu söylemek, ne zamana kadar teklif etmekle mükelleftir? Son nefesinize kadar. Ailenizden, yakınlarınızdan başlarsınız. Resûl-i Ekrem (s.a.v): “Küllüküm rain.” bazılarınıza çoban vazifesi verilmiş demiyor her birinizin sorumluluğu var, her biriniz bir çobansınız diyor. Devamında ve küllüküm mesulün an raiyyeti: her biriniz riayetinizde bulunandan çocuk, akraba sorumlusunuz, mesuliyetiniz var, buyuruyor. Nasıl ki çoban sürüsünden bir koyunu kurda kaptırdığında sorumluluk ona ait ise, kendinden hissederse; bizde de böyle bir mesuliyet var. Allahu Teâlâ diyecek “Filan sokakta biri cehenneme gitti, sen gidip de beni söyledin mi söylemedin mi? Vazifeni yaptın mı yapmadın mı?” sen desen ki “Ya Rabbî tanımıyordum. Şuydu buydu.” Allah kabul etmez. Ama birisi size bir broşür verse, dese ki “Sen bunları al, dağıt. Kimi biliyorsun kimi bilmiyorsun biraz ikna et. Sonra şu dükkâna gel. Ben sana bir trilyon para vereceğim.” O insan gider, hatta kendini palyaço maskara hâline bile sokuyor. Tanımadığı, bilmediği insanlara karşı izzetini şerefini bile bir tarafa bırakıyor, elindeki şeyleri işaret ile bazen döndürmek, bazen şu, bazen bu ile insanları o tarafa sevk ediyor. Allah size ücret verecek, bizi mesul tutmuş. Güzel bir üslupla yapmak lazım. Yani herkes kendi kafasına göre hareket etmemeli. Tasavvuftasınız. Belli bir usulü var, belli bir prensibi var. Sâdât-ı Kiram’ın iksiri nedir, onlara riayet edeceğiz. “Ud’u ilâ sebîli rabbike bil hikmeti vel mev’ızatil haseneti” (Nahl:125) Allah’ın yoluna davet edin, hikmet ile güzel bir vaaz ile. Kaba olmayacaksınız, sabır olacak, metanet ile davet edin. Bazen kahve bazen çay bahanesiyle bazen kahvaltı münasebetiyle toplayacaksınız, gözlemleyeceksiniz, hâline bakacaksınız, bakarsınız ki müsaittir. Anlatırsınız. O şekilde siz de Allah katında büyük bir mükâfat kazanırsınız.
Ve sallallahu aleyhi vesellem…
- tarihinde oluşturuldu.