“TEHALLAKU Bİ AHLÂKILLÂH” - Allah’ın Ahlakıyla Ahlaklanın
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.
Rabbül Âlemin, yeryüzünde kendisini temsilen, kısa bir temsilcilik değil, ebedî bir temsilcilik makamını bir varlığa bahşetmek istedi. Hz Âdem (a.s) ve çocuklarını yarattı. Onları belli bir imtihan, belli bir şeyleri kazanabilmek için, dünya denilen bir gezegene, bir mektebe gönderdi. İnsan, o mektepte marifet-i ilahiyi, muhabbet-i ilahiyi kazanmakla mükellef oldu.
Allahu Teâlâ; abdine, bu varlığa had safhada şefkat ü rahmetle yaklaşır. Kur’an-ı Kerim’de abdini ikaz etme meselesine baktığımız zaman, peygamberleri, velileri, gavsları ve kutupları gönderilmesinden de anlıyoruz ki Rabbül Âlemin, abdine had safhada düşkündür. Onun dalalete gitmesini, cehennem yolundan ilerlemesini istemez; Allahu Teâlâ’nın arzusu bu istikamette değildir. Lakin abdin bu manadaki ısrarları, arzu ve isteklerine mukabil de arzu ve dileklerini de yaratır. Israrla cehennem yolunu arzulayan bir insana, cehennemi hak ettirecek şekilde kötü işleri yapana da tövbe kapısını açık bırakır; belki geri döner, istiğfar eder, diye. Ama ısrarlı isteklerine, o fiiliyatlarına mukabil cehennem yolunu ona da açar. Lakin Rabbül Âlemin’in arzusu kendi abdinin cehenneme gitmemesidir. Bunun için cehennem yolunu çok zorlaştırmıştır esasen. Cennet yolu da esasen çok basit bir meseledir. Çünkü cennet yolu, kişinin kendi fıtratına uygun hareket etmesidir. Yani fıtratına muadil şekilde hareket etmesidir. İnsan için fıtrata muadil bir şekilde hareket eden yol, elbette ki fıtrata muhalif şekilde hareket eden yoldan daha rahattır.
Fıtrata muadil, uygun şekilde hareket etmek nedir? Mesela bir insanın yaratıcısına karşı muhip olması, yaratıcısını sevmesi fıtratına uygun bir meseledir. Yaratıcısı varken, yaratıcısı ona iltifat ve teveccüh ederken; basit, küçücük şeylerin arkasına takılıp gitmesi insanın fıtratına aykırı bir meseledir. Yaratıcısının yani Rabbül Âlemin’in gönderdiği, kendi mahlûkatına onun üzerinden yansıttığı peygamberleri göndermesi ve bu peygamberlere karşı muhip olması, bu peygamberlerin yolundan gitmesi fıtrata uygundur. Bunların yolundan ayrı bir yerden gitmesi fıtrata muhaliftir. Yeryüzünde farklı şeylere köle olmak fıtrata muhaliftir. Yani insanın kendi hırsına, şehvetine, enaniyetine, benliğine abd olması, esir olması, kontrolü bunların eline vermesi, kontrolü kaybetmesi; bunlar fıtrata aykırı şeylerdir esasen. Burada fıtri bir değişiklik olur.
Resûl-i Ekrem (s.a.v) “Aklı amir olmuş; heva ve arzusu ise onun esiri olmuş, hüküm ve kontrol kendisinin elinde olan insanlara müjdeler olsun. O insan kazanmıştır. Tam tersiyle hareket edene ise yazıklar olsun.” demiştir. Rabbül Âlemin, abdine karşı had safhada müşfiktir; had safhada merhametlidir. O kadar azameti ve büyüklüğüyle beraber kulundan dostluk istiyor. O kadar azameti ve büyüklüğüyle beraber kulunun kendisini sevmesini istiyor ve sevgiyi âdeta kulun kalbine yerleştirmekle kulundan ne istediğini ona hissettiriyor. Mesela diyor ki: “Ey abd! Sen nasıl ki başkasının seni sevmesini istiyorsun, nasıl ki görmek ve görünmek istiyorsun, bir başkasının seni görmesini istiyorsun, bu verdiğim hissiyat benim senden istediğim şeylerdir esasen.” Kuluna verdiği bütün bu güzel ahlak, Cenâb-ı Allah’ın kulundan istediği şeylerdir, bir ilimdir, bir bilgidir, aradaki bir iletişim ve irtibattır.
Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Tehallaku bi ahlâkıllâh- Allah’ın ahlakıyla ahlaklanın. Sizin öyle bir yapınız var ki; her şeyin ahlakı ile ahlaklanmaya fıtrat, yapı ve kabiliyetiniz vardır. Siz Allahu Teâlâ’nın ahlakıyla ahlaklanmaya bakın.” Yani sizin içinizde öyle bir toprak var ki, siz bu toprağa mahsul adına neyi ekerseniz ekin, o mahsulat hızlı ve süratli bir şekilde mümbit olur, yeşermeye başlar. Allahu Teâlâ’ya ait olan ahlakı siz oraya yerleştirirseniz, Rabbül Âlemin’in ahlakını yoğurmaya başlar. Başka bir hadiste “Kur’an’ın ahlakıyla ahlaklanın, benim ahlakımla ahlaklanın.” buyurmaktadır. Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) ahlakı; Kur’an’ın ahlakı, Allahu Teâlâ’nın ahlakıdır. Allahu Teâlâ, bize numune olarak Resûl-i Ekrem’i (s.a.v) göndermiştir. “Ektiğim bu toprağın mahsulü, cinsi, sınıfı, nevi olan Allah Resulünü (s.a.v) size gönderiyorum ki, sizin O’na (s.a.v) benzemeniz lazım. Sizden arzu ettiğim, sizdeki topraktan çıkan mahsulün O’na (s.a.v) benzemesidir. Eğer O’na (s.a.v) benzemezse ben bu mahsulü kabul etmiyorum.” diyor Allahu Teâlâ. Ya benzeyecek ya aynısı, aynısı olması zor; ama en azından benzemesi lazım. Eylemleriniz, fıtratlarınız, tabiatınız, mizacınız, hâl ve hareketleriniz bunları ahlak ve tabiat topraklarına ekmekle o mahsullerin ortaya çıkması lazım.
Biz bu mahsulleri yaparken içimizde insan kadar zeki, hatta daha fazla zeki, daha akıllı, başka bir varlık daha var. Adı: nefs. Bu nefs; ahlakımızı düzeltmede, din ve Allah ile aramızı düzeltmede en büyük engeldir. Harici bir varlık yok, nefs denilen bir engel var. Bu engeli de terbiye etmek lazım. Çünkü ayet-i kerimede “Kad efleha men zekkâhâ.” (Şems:9) “Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.” buyrulmaktadır. Felaha erişenler ise; nefsini temizleyenler, nefsini tezkiye edenlerdir. Fakat nefsin tezkiyesi, yıkamakla birden bire hallolacak bir mesele değildir. Allah’ın velileri, nefs tezkiyesini yaparken farklı metotlar uygulamışlar ve bu metotların mukabilinde, sonunda çok olumlu, somut, pozitif milyonlarca netice elde etmişlerdir. Bunlardan bir tanesi ve en başı, Sâdât-ı Kiram’ın ifadesine binaen, Allah’a ulaşmanın yegâne yolu insandır. Allah’a ulaşmak istiyorsanız insan denilen bir yoldan geçmelisiniz. Çünkü Allah’ı insan dışında bir yolda aramak insan için en büyük ahmaklık ve akılsızlıktır. Çünkü Allahu Teâlâ, yeryüzünde ebedî temsilciğini insana bahşetmiştir. Bir ülkeye gideceğiniz vakit; pasaportunuzla o ülkenin temsilcilerine, temsilcilik denilen makamlarına, elçiliğine başvurmanız gerekir. Başka bir yol var mıdır? Vardır, fakat çetindir. Orada ciddî tehlikeler vardır. Ya ulaşırsınız ya ulaşamazsınız. İnsan-ı kâmil denilen bir yolun dışında Allan’a ulaşmak, nefsimizi tezkiye etmek mümkün değildir. Nitekim Sahabe-i Kiram’ın, bir insan olan Resûl-i Ekrem’e (s.a.v) karşı duyduğu hayranlık ve muhabbet; şahsına, zâtına gösterdiği iltifat ve teveccühün oluşturduğu yol ve o yolun arkasındaki koridor; Allah’a giden bir koridor hâline gelmiştir. Yani hayranlık, doğruca Allah’a olmuyor, bu mümkün değildir. Seviyorum, diyen bir insan bile din ve İslam mecbur kıldığı için sevmek zorundadır.
İslam’ın tarifine göre sevgi, sadece aklın ve kalbin meyletmesinden ibaret değildir. Sevgi demek adeta onda fani olmak demektir. Hatta ayet-i kerimelerde geçer “Allah ve Allah Resulü (s.a.v) her şeyden daha önemli ve daha sevimli olmazsa, o zaman bekleyin göreceksiniz.” Hadislerde de geçer “Eğer Allah ve Allah Resûlü’nün (s.a.v) sevgisi her şeyden -anne babanız, evlatlarınız, mal mülk, kendi şahsınızdan bile- daha sevimli, daha önemli bir seviyeye gelmemiş ise iman eksiktir; tamamlanmamış demektir.” İmanınızın kemali bununla olur, buyrulur.
Demek ki Allahu Teâlâ’yı sevmek mecburiyetimiz var. Allahu Teâlâ’yı sevmenin yolu da insan-ı kâmilden geçer. İslam’ın %10-15-20si dıştan ibarettir. Sahabe-i Kiram, İslam’ı yaşarken namaz kılarlardı, oruç tutarlardı, zekâtı verirlerdi, hacca giderlerdi. Bütün bunlar İslam’ın dış yapısıdır. Oysa onlar, İslam’ı yaşarken %80 içten yaşarlardı. Örneğin namaz kılarken bir egzersiz, hareket yapmazlardı. Egzersizin içine öyle bir anlam, öyle bir ruh katarlardı ki o anda adeta Allah ile bütünleşirlerdi. İslam bu demektir. İslam sadece fizikî, zahirî bir egzersizden ibaret değildir. Ruhsuz ve manasız eylem, egzersiz Allah katında pek bir kıymet ifade etmez. Yani Sahabe-i Kiram tasavvuf hayatı yaşarlardı.
Sahabe-i Kiram’da Resûl-i Ekrem’e (s.a.v) öyle bir muhabbet vardı ki; ölüm, bir hafta Resûl-i Ekrem’i (s.a.v) görmemekten çok daha rahattı. Allah Resûlü (s.a.v) için bu dünyada kalıyorlardı. Hatta Resûl-i Ekrem (s.a.v) vefat ettikten sonra “Artık biz bu dünyada niçin yaşayacağız?” dediler. Çünkü dünyaya karşı en ufak bir kalbî bağlılıkları yoktu. Yani dünya için hiçbir amaç, hiçbir hedefleri yoktu. Zahiri bir amaç olarak fetihler vardı; fakat bu fetihlerin de amacı ahiretti. Ticaretleri vardı; ama gaye para kazanıp dünyayı kazanmak değildi. Gaye o para ile ahireti kazanmaktı. Nerden biliyoruz? Resûl-i Ekrem (s.a.v), malî bir krizden bahsedince Sahabe-i Kiram, her şeyi seferber eder. Hz Ebu Bekir Sıddık (r.a) ise her şeyini verir. Allah Resûlü (s.a.v) “Sen eve ne bıraktın?” diye sorar çünkü evine bir ekmek dahi bırakmamıştır. “Ben eve asıl zenginlik olan Allah ve Allah Resul’ünü (s.a.v) bıraktım.” der. Yani Resûl-i Ekrem (s.a.v) ile münasebet tasavvuftu. Namaz kılmak, İslam’ın dış emri; fakat batıni bir emri de var. Tasavvuf olmadan bunu yaşayamayız.
Sahabe-i Kiram, Allah’a ulaşmada insan dışında farklı bir yol aramadı. Çünkü insan Allah’ın temsilcisidir. Sahabe-i Kiram Allah’a nasıl ulaştı? Temsil eden zâta bakmak, O’na (s.a.v) karşı hayranlık duymak suretiyle; zaten onun bir cazibesi var. Resûl-i Ekrem’e (s.a.v) bir bakan meftun oluyor. Orada bazı insanlar da O’nunla (s.a.v) mücadele etmişti, o ayrı. Ebu Leheb, Ebu Cehil gibi insanlar kabullenmeme adına baktıkları için istifade edemediler. Çünkü O’na (s.a.v) Resûl-i Ekrem (s.a.v) nazarıyla bakmadılar. Farklı bir nazarla, mesela Abdülmuttalib’in torunu olarak baktıkları için Allahu Teâlâ onların istifadelerin önünü kesti.
Ve sallallahu aleyhi vesellem…
- tarihinde oluşturuldu.