RESUL-İ EKREM’E (S.A.V) ULAŞTIRACAK SEVGİ
Bismillahirrahmanirrahim.Velhamdü lillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.
Bir gün Resul-i Ekrem (s.a.v) hutbe okurken hutbenin ortasında sahabeden birisi “Ya Resûlullah! Kıyamet ne zaman kopacak?” der, cevap alamayınca iki defa daha sorar. Resul-i Ekrem (s.a.v) “Namazı kılalım sana söyleyeceğim.” der. Namaz sonrasında “Kıyamet ne zaman kopacak diyen zât kimdi? Yanıma gelsin.” buyurur. O sahabe yanına gelir. Gelince “Kıyamet için ne hazırladın?” diye ona sorar. “Ya Resûlullah! İbadet ü taatimde fazla bir şey yok; azıcık namaz, oruç, azıcık tasaddukum var. Öyle çok fazla hazırlığım yok. Ama ben Resul-i Ekrem‘i (s.a.v) çok seviyorum. Yani sermaye olarak muhabbetim var.” Resul-i Ekrem (s.a.v) o söz üzerine “Haşrul mer'u mea men ehabbe” “Kişi sevdiğiyle hasredilecek.” Yani sen de sevdiğinle haşrolacaksın. Peki, sevginin tarifi nedir? Sevginin tarifi, kişinin kendi arzu ve isteklerinden sıyrılıp sevdiğinin arzu ve isteklerine bürünmesidir. Sevginin tarifi bu olunca Resûlullah (s.a.v), imanın şartı olan sevgiden nasıl bahseder? “Siz vallahi Resulullah’ı ailenizden, çoluk çocuğunuzdan, babanızdan, annenizden ve bütün ehl-i dünyadan, her şeyden daha sevgili görmezseniz; siz mümin sayılmıyorsunuz.” der. Sevginin şartı budur. Sevginin şartı; kişinin kendi arzu isteklerinden sıyrılması, sevgilinin arzu isteklerine bürünmesidir.
Sevgi için evvela bir bağ oluşması lazım. Hayalî bir sevgili olmaz. Göremediğiniz, duyamadığınız, hissetmediğiniz hayalî bir sevgili, sevgili değildir. Kendi arzu isteklerinizden onun arzu isteklerine bürünmek zordur, yapamazsınız; çünkü bir bağ kurulamamıştır. Sevginin fıtratında olan sevgiliyi görme ve duyma yapılamamaktadır. Onun için Resul-i Ekrem’e (s.a.v) giden sevgi nereden geçer? Resulullah’ı (s.a.v) yeryüzünde temsil eden temsilcilerinden geçer. Yani Allah’ın velilerinden. Temsilcilerle görüşmeden, hemhal olmadan, insanın kalbinde sevgi oluşması çok zordur. Temsilciyi seversiniz, temsil edilen zâta gidersiniz, muhabbetiniz ölçüsünce Resulullah’a (s.a.v) gidersiniz. Sonra fenafillaha doğru gidersiniz. O zaman imanınız kâmil olur. İman kâmil olunca mükâfat olarak insana ibadetler had safhada haz u lezzet verir. Mükâfat olarak Allah’ın rızası, Allah’ı seyretme, cemalullah verilir. Bütün hazzın, lezzetin kaynağı olan cemali seyretme... Dünya yemyeşil güllük gülistanlık, ne güzel dersiniz, size haz vermiştir. Bu, Allahu Teâlâ’nın cemal sıfatının milyonlarca kat yansımalarının bir gölgesidir ancak. Cemal, mükâfat olarak verilir. Değmez mi? Değer. Ebedî hayat bahşediliyor, pek bir kıymet ifade etmiyor. Cennet pek bir kıymet ifade etmiyor. Hakkınız var, çok kıymetli şeylerdir; fakat cemali seyretme karşısında bir kıymet ifade etmiyor.
Küçük hesap yapmayalım. Küçük şeylerin peşine takılmayalım. “Ve mâl hâyâtud dunyâ illâ metâul gurur” (Âli İmran,185) “Dünya hayatı geçici ve aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir.” Çocuk gibi o metaya takılıp kalmayalım. Zaman tükenmektedir. O veli evladına nasihati veriyor, ama zaman bitiyor. Söylediği şeylerde akla mantığa ters bir şey var mı? “Sultan ile münasebetini kavi tut. Dostluğu burada kazanırsın, ahirette dostluğu kazanamazsın. Dünyada kalacağın ölçüde o kadarını al. Ona karşı olan itirazını vereceği cezanın ölçüsünce yap. Kabir âlemi, berzah âlemi, en son cennet âlemi olacak. Bütün bu ihtiyaçların karşılanacağı yer dünyadır.” Resulâllah (s.a.v) “Dünyada kalacağın kadar dünya için, ahirette kalacağın kadar da ahiret için çalış! Allahu Teâlâ’ya muhtaç olduğun kadar itaat et! Ateşe dayanacağın kadar günah işle!” buyurmuştur. Kabirde ne kadar kalacaksan dünyada o kadar zad u zahire topla. Allah’a ibadet et, O’na ihtiyacın ölçüsünce. Tabi bu sözler, sizin münasebetiniz sevginiz ölçüsünce kalbinize tesir eder. Yoksa cehennemin dehşetinden de anlatılsa, cennetin güzelliğinden de bahsedilse, size tesir eden söz değil; sizin sevgiliyle olan münasebetinizdir.
Bir gün Seyda’ya (k.s) biri gelip üstadından bahsetti. “Ben filan yerdeyken Seyda Molla Muhyeddin’in (k.s) ağzından şöyle bir söz çıktı. Bir şeyden bahsetmişti.” dedi. Seyda (k.s) o söz için o adama dedi ki “Vallahi bana dünyanın en büyük mükâfatını verdin.” Söz öyle hikmetli bir şey de olmayabilir ama kendisinin duymadığı bir sözdü. Gitti yüksek miktarda para verdi ona, söyleyen kişi fakirdi. Seyda “Vallahi bu sözün karşılığı hakikat itibariyle bütün bir dünyadır. Bu sözü kalbime altınla nakşetmeliyim, çünkü söz onun ağzından çıkmıştır.“ dedi. O kadar tesir ederdi. Mesele muhabbetsizliğimizden kaynaklanıyor. Sevsek, bir velinin sözü çok tesir eder, sevmiyoruz. Resulullah’ın (s.a.v) sözleri haşa boş mu? Haşa ama tesir edecek kalbimiz yok, kalbimiz ölmüş. Allah bize kalp versin. Yani hisseden, muhip olan bir kalp istememiz lazım. Rabbül Âlemin inşallah hepimize nasip eder. Bunun için hatme, hizmet bunları ihmal etmeyin.
Çift mesai kullanma farziyetiniz var. Günde çift mesai yapmalı. Sabah çıktınız, akşama kadar dünya için çalıştınız. Hayatınızın yarısından fazlasını, mesainizin çoğunu dünyaya kullanıyorsunuz. Allahu Teâlâ’nın adaleti, mizanın ağırlığına göre tecelli edecek. Sabahtan akşama kadar dünya için çalışılıyor, bir tartın bakalım hangisi daha ağır basacak? Hesap ortada. Dünya ameliniz, ahiret amelinizden ağır basacak; mesainizin çoğunu ona harcıyorsunuz. Bir saatinizi ise ahirete ya veriyorsunuz ya vermiyorsunuz. Allah muhafaza namaz kılmamak benim çok garibime gider, o insanın bunu aşması gerekir. Ben Allah’tan utanıyorum. Namaz; Allah’a bir teşekkürdür, şükürdür. Allah’ın sana bin bir tane şefkati, rahmeti vardır. Her şey O’na aittir. İnsan, O’nun sarayı, O’nun hanesinde ama “Ya Rabbî! Teşekkür ederim.” demezse bu nankörlük olur. Meselenin temelinde muhabbet olmadığı, sevgi olmadığı için münasebet kuramıyoruz. Sevgi olmadığı için müteessir olmuyoruz, sözler tesir etmiyor, kelamlar tesir etmiyor. Resul-i Ekrem (s.a.v) döneminde de münafıklar vardı, tereddüt vardı. Mesaimizi çift kullanacağız. Sabah çıktık, akşama kadar mesaimizin çoğunu dünyaya kullandık, sonra eve geldik, yattık. O da gaflete girer. Mesaimizin çoğu dünya; yirmi üç saat dünya, bir saat ahiret. Allah adaleti gereği ölçüyor, hangisi ağır basıyor? Dünya. Ölçü belli, muhasebe mizan belli. Allah’ın yasaları ortada. Öyle ise sabah çıktığınızda niyetinizi Allah için tutun “Ya Rabbî! Dünyaya ihtiyacım da var, şartlar böyle, gitmezsem ekmek yemek bulamayacağım. Bulamazsam ibadet u taat edemeyeceğim. Yaşayamayacağım. Yaşayamazsam ibadet ü taat edemeyeceğim.” Yani ekmek için, dünya için yaşamayacağız. Ekmek, yaşamak için olacak. Yaşam, ekmek için olmayacak. Ölçü bu. Yaşamak ise, Allah’a ibadet etmek için olacak. O zaman mesai nasıl tanzim edilmelidir? Şöyle yapılmalıdır; her meslek sahibinin buradan feyz-i ilahinin bir damlasını dahi aldığında bunun hem çoğalması adına hem de o kalpte sondaj çalışmasıyla açılan kuyudaki suyun berraklaşması ve çoğalması adına mesleğini uhrevi bir mesleğe çevirmesi gerek. Doktorsa hastayı tövbeye, bir de Allah’a ulaştıran yola sevk etmesi gerek. Milyonlarca velinin gittiği yolun insanı Allah’a ulaştırmasında şüphe olur mu? Şeyh Abdulkadir Geylanilerin (k.s), Şah-ı Nakşibendilerin (k.s), İmam Gazalilerin (k.s), İmam Rabbanilerin (k.s), Seyda-i Tağîlerin (k.s) gittiği yol insanı Allah’a ulaştırmaz mı? Hâlleri, yaşamları ortada; bir de onların hanesinden yetişmiş devasa kametler, eserler ortadadır. O insanları ne kadar müthiş eserlere dönüştürdükleri ortadadır. O halde mesaiyi, insanların elinden tutup onları Allah’a ulaştıran bu yola sevk etmek için harcamalı. Buradan İstanbul’a dahi giderken bir yol vardır. Haşa Allah’a gitme noktasında şöyle olabilir mi? Kim kendi kafasına ne esiyorsa öyle bir yol tutup o şekilde gider. Öyle bir şey olabilir mi? İstanbul’a bile herkes kendi kafasına estiği şekilde mi gidiyor? O yoldan gidenlerin çoğu varamıyor. Ama şefkat denilen bir otoban var, muhabbet denilen bir vasıta var ve o yol selametli bir yol. Oradan gidildiğinde parlak bir yol, hem de kısa. Diğeri çift yol olabilir; ama çok zahmetli, çok çetin, hem de uzundur. Onun için Allah’a ulaşmakta tasavvuf güzergâhı dışında bir yol tutarsanız zorluk had safhadadır; en kısa yol bu tasavvuf yoludur. Kolay hem de lezzetlidir. Kendinize göre bir yol çizebilmeniz için size en az dört yüz sene lazımdır. Çünkü çok uzun bir yol tercih ediyorsunuz. Dört yüz sene çalışmanız lazım. Dört yüz seneyi de ilimle tahsil edip ilmi amele dönüştürüp bununla birlikte ciddi riyazet, açlık, susuzluk, her şeyde nefse muhalefet etmelisiniz. Onun sonunda ise Allah’ı ya bulur ya da bulamazsınız. Ya da o yol sizi Allah’a ya götürür ya götürmez; ama tasavvuf öyle bir yoldur ki bazen bir an göz açıp kapayıncaya kadar Allah’ı bulur insan, işte kısmet meselesi. Çok kısa bir zamanda hatmini yapar.
Hayvanat ahirette toprak oluyor. “Ya leyteni kün tütüraba.” (Nebe,40) Küffar da münafık da diğer canlıların orada toprak olduğunu görünce böyle söyleyeceklerdir. Allah, her şeyin hesabını muhasebesini yapar. Allah, bir hayvan bir hayvana zulmetmişse; bir keçi bir keçinin boynuzu kırmışsa çağırır, orada hesabını görür sonra bütün hayvanat toprak olur. O anda kâfir ve münafık ise orada sonsuz ebedî zindan hayatını görür. Çünkü sonsuzluk olunca ümidiniz, hayaliniz artık yoktur. Çünkü trilyonlarca sayıyı birbirine çarpınca bile sonsuzluk kavramı çıkmaz. Dünyanın başucundan taaa son ucuna kadar bütün sayıları bir araya getirseniz, toplasanız, çarpsanız sonsuzluk kavramı çıkmaz. Küffar bunu görünce “Keşke biz de toprak olsaydık. Keşke ölüm olsaydı.” diyecektir. Ölüm, o esnada büyük bir nimettir. Ölüm, öldürülüyor o esnada. Ölüm diye bir şey yok orada, dünyada vardır. Hastalar için, çefa çeken için, ihtiyar için ölüm ne büyük nimettir. Öbür tarafta hasta, kalkamayan, yatalak, cefa çeken için ölüm ne büyük nimettir ama artık ölüm yoktur. Sohbetin dışında, dinlemenizin dışında, gerçek samimi bir şekilde “Artık yeter!” deyip sorumlu arkadaşlara danışıp “Ben ne yapmalıyım? Hakikaten söylenenler doğru, gerçek, dinliyoruz da, müteessir olmama ihtimalimiz de var. Bunun için ne yapmamız lazım?” Vazifeli arkadaşlara bunları söyleyin. Bu işin usulü nedir? Nasıl düzeltebilirim? Onlara danışın, nasıl müteessir olunur? Basit bir bitki nasıl şifaya vesile olur? Şifayı yaratan Allah’tır ama Allah, sizi bir bitkiye muhtaç eder. Kendi kudretini, gücünü, azametini gösterir. Bitki araçtır, sizinle Allah arasında. Doktor araçtır, şifayı yaratan Allah’tır. Birilerinin elinden verir. Onu nasıl kullanacağız? Sabah mı akşam mı, aç mı tok mu, kaç tane, kaç yudum, ne kadarı kullanırsanız zarar, ne kadarını kullanırsanız faydalı, insan bunları bizzat sorar. Tasavvufta da bizzat sorması lazım. İlacı kullanırken şüphe yok, istifade ediyorsunuz. Tereddütü olsa doktora gitmez. Onun için sizin de inşallah öğrenmeniz lazım. Ne yapmak lazım? Mesela rabıta. Rabıta dünyayı düşünmemek, dünyayla irtibatı kesmektir. Nasıl kesecek, fizikî mi? Hayır, fizikî kesilmez. İrtibatı kalbî olarak kesmek gerek. Çalışmamak mı? Hayır, dünyaya çalışmaya devam edilecek. Ama kalben ara ara, ilk başta, irtibatı keseceksiniz. İrtibatı keserseniz kalp boşluğu kabul etmez. İrtibat kesilince; ahireti, Allah’ı hatırlatan, Resul-i Ekrem’in (s.a.v) yeryüzündeki temsilcileri velileriyle insanın kalbi irtibatlanır. Bu senin için daha hayırlıdır, daha güzeldir. Neyden daha hayırlıdır? Dünya işinden, paradan puldan, elbiseden, her şeyden, kalbini bunlarla irtibatlandırmadan çok daha hayırlıdır. Kişi bunlardan çekilince, hem maddi hem manevi rahatlar. Bu kemalattır. Allah katına yükselmeyi ifade eder. Hatme hakeza. Günün mesaisi bu şekilde harcanır. Sabah kalkınca “Ben bu ekmeği ibadet u taat için kazanmam lazım. Zengin olmam lazım ki ahiret için kullanayım. Ya Rabbî! Ben o mesaide senin dinini, yolunu, velilerin yolunu, peygamberlerin yolunu tebliğ için çalışacağım. Böylece işi sohbete getireceğim.” Böyle olursa hizmete girer. Hatta diğer mesai de o hizmete dönüşür.
Ve sallallahu aleyhi vesellem…
- tarihinde oluşturuldu.