ONLAR RABBÜL ÂLEMİNE YELKEN AÇMIŞTIR
Bismillahirrahmanirrahim.Velhamdü lillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.
İnsanın çocukluk evresinde bir sorumluluğu yoktur. Netice itibariyle çocukluk elinizden alınır. Çocukluğunuz ebedî ve bâkî değildir. Gençlik safhasına adım attınız. Orada artık sorumluluk ve mesuliyet taşıyorsunuz. Fakat isteseniz de istemeseniz de gençlik de sizin elinizden alınacak. İhtiyarlık safhasına adım atacaksınız. Gençlik bir nimettir, kuvvettir. Rabbül Âlemin onu size vermişse belli bir amaç ve gaye için vermiştir. Ne için vermiş? Gençliğimizi Allah yolunda harcamak için size vermiş. Ki böylece size ebedî bir gençlik bahşedilsin. Hakeza ihtiyarlık da öyledir. İstesek de istemesek de bir adımımız dünyada bir adımımız kabir âleminde. Her an diğer adımımızı da kabir âlemine atmamız söz konusu. Bu yüzden ihtiyarlığımızı da Rabbül Âleminin bize belirlediği kazanımlarla doldurmalıyız. Yoksa her şeyimizi kaybedecek ve müflislerden olacağız.
Tevbe Suresi 114. ayette buyruluyor ki: “İnnallahe iştera minel mü’minine enfüsehüm ve emvalehüm bi enne lehümül cenneh.” Rabbül Âleminin şefkatine binaen muradı şudur:
Rabbül Âlemin sizde ebedî genç kalma arzusu olduğunu biliyor. Ebediyen sıhhatli kalma arzusu olduğu taşıdığınızı biliyor. Mal ve mülkünüzün ebediyen elinizde kalması arzusu taşıdığınızı biliyor. Ve Rabbül Âlemin bütün bunları bildiği için sizinle bir mukavele, bir ahd, bir sözleşme yapmak istiyor. Sözleşmenin gereği ise şudur: Sizin elinizde var olanlar bir gün elinizden alınacağı için Rabbül Âlemin ebedî olanları size vermek üzere onları sizden satın almak istiyor. “İnnallahe”, Rabbül Âlemin; “iştera”, satın almak istiyor; “minel müminine”, Allah’a iman eden insanlardan satın almak istiyor. Neleri satın almak istiyor? “Enfüsehüm”, ellerinde tutamadıkları nefislerini satın almak istiyor. “Ve emvalehüm”; ellerinde tutamadıkları, kendilerinde emanet bulunan mallarını satın almak istiyor. Emanet olan sıhhatlerini, emanet olan gençliklerini, emanet olan mal ve mülklerini satın almak istiyor. Satın almak istemesi şefkat ve merhametine binaendir. Karşılığında ise “bi enne lehümül cenneh”; ebedî gençlik, sıhhat, mal ve mülkünüzün olacağı cennet âlemini vermek üzere ellerindeki emanetleri istiyor. Çünkü bize verilen hiçbir şey elimizde kalmıyor. Bunun içindir ki her şeyi zamanında yapmak gerekir. Örneğin genç iken gençliğini Allah için feda etmek gerekir. Feda etmek ne anlama geliyor? Keyf ü zevkine bakmasın demiyor. Kalbini Allah’a tahsis eylesin, muhabbetini Allah’a tahsis eylesin. Keyf ü zevkini de meşru daire içerisinde yapsın. Yani haramlara dalmasın, hayvani dürtülerle hareket etmesin. Haramlara bulaştı ise dahi Rabbül Âleminin emrettiği tevbe ve istiğfar deryasına dalsın ve kendisini arındırsın. Haramın içinde ebedî kalmasın. Zira ölüm gizli olduğu için gaflet içinde iken Allah’ın huzuruna çıkma ihtimali var. Bu yüzden genç iken gençliğini feda etsin; ehli ibadet olsun, ehli hizmet, ehli irşad… Rabbül Âleminin ‘Habibim’ dediği Resulü Ekrem’e (s.a.v) kendini sevdirsin, gençliğinde ona benzesin, ihtiyarlığı ona benzesin, sıhhatteki davranışı ona benzesin, mal ve mülk tasarrufunda ona benzesin. Zira bu manadaki bir teslimiyet ne bu dünyada ne ahirette utanma ile neticelenmez. Buna “teslimiyet-i taamme” denir; yani tümüyle teslim olma. Kendini tümüyle Allah’a teslim eden bir insanın akıbeti mümkün müdür ki hüsran ile neticelensin? O kendini Allah’a teslim etmiştir. Böyle bir teslimiyet içinde olan bir insan için Allahu Teâlâ buyuruyor ki: “E la inne evliyaallahi la havfün aleyhim ve la hüm yehzenun.”(Yunus Suresi, 62. ayet.) “Ela”: Dikkat edin. “İnne evliyaallahi”: Allah’ın velileri için, Allah’ın dostları için, Allah’ın dostluğuna aday olan insanlar için. “La havfün aleyhim ve la hüm yehzenun.” : Onlar için hiçbir zaman korku yoktur, mahzuniyet yoktur, endişe yoktur. Zira onların yelken açtıkları yer; mahzuniyetin, korkunun olmadığı bir yerdir. Ne bu dünyada ne ahirette. Ahirette cehennemin dehşetini gördüğü zaman insanda binde bir ihtimal de olsa “Acaba ben cehenneme girecek miyim?” diye büyük bir korku meydana gelir. İnsanda korku meydana getiren şey, ateşe girmektir. Ateşe girmenin süresi ise yüz yıl değil, bin yıl değil, bir trilyon yıl değil… Bundan dolayı böyle bir ihtimali düşünmek bile insanda büyük bir korku meydana getirir. İşte; ayet-i kerimede “Allah’ın dostluğuna yelken açanlar için korku, mahzuniyet yoktur.” buyruluyor.
Allah’ın dostluğuna nasıl yelken açılır? Elbette Allah’ın dost edindiklerine yelken açarak. Onlar Rabbül Âlemine yelken açmıştır. İnsan onların kalp deryasına girebilirse Rabbül Âlemine yelken açmış demektir. Bir insan muhip olursa, muhabbet deryasını onlara doğru akıtırsa; kendini Allah’a doğru akıtmış demektir. Nasıl ki kendini dünyaya salıveren, dünyanın o karanlık deryasına dalan insan, aslında şeytana doğru akıyor demektir. Hakeza insan, Allah dostlarının muhabbet deryasına akar ise, teslimiyet deryasına, sadakat deryasına akar ise Rabbül Âlemine doğru akıp gider.
Sahabe-i Kiram, Resulü Ekrem’e tümüyle teslim olmuşlar ve teslimiyetleri Allah’a doğru akıp gitmiştir. Tümüyle sadık olmuşlar, sadakatleri Allah’a doğru akıp gitmiş; tümüyle muhip olmuşlardır. Muhabbetleri Allah’a doğru akıp gitmiştir. Dolayısıyla akıp giden o muhabbet, birdenbire muhip olan o zata mahbubiyete çevirmiş; Allah onu sevmeye başlamış. Allah’ın sevdiğini seven, Allah’ın sevgisini kazanmış demektir. Bizlere gereken şudur ki henüz elde bir şeyler var iken, elimizdekileri kaybetmeden var olanı sahibine teslim etmelidir. Gençlik varsa gençliği feda etmek, muhabbet varsa muhabbeti feda etmek, sadakat varsa sadakati feda etmek gerekir. Gençliği, sadakati, teslimiyeti şeytani işlerde tüketip bitirmemelidir. Elinde bir şeyi kalmayan bir ihtiyarın “Ben nefsimi Allah’a vereceğim.” demesi ne anlam ifade eder? İhtiyarlık da elbette muazzam bir safhadır ama gençlik kadar değil. Genç iken insanda çok geniş bir safhada hizmet etme kuvveti vardır. Ama o elden gidiyor.
Hz. Mevlana (k.s) buyurur ki: “İhtiyar bir insanın kalbine muhabbet girdiği zaman ihtiyar olmaktan çıkar. O artık daimi gençtir. Muhabbet adeta bir ab-ı hayat gibidir, muazzam bir iksirdir. Bir insanın kalbine girdiği zaman ihtiyarlık safhası gençlik ile yer değiştirir.” Dünya sevgisi de bir gencin kalbine girdiğinde genç, ahiretinden o kadar uzaklaşır ki adeta ihtiyarlığa inkılâp eder. Ahiret adına hiçbir hareket bulamazsınız onda. Doksan, yüz yahut yüz yirmi yaşında yatalak bir ihtiyar gibi olur. Ahiret adına hiçbir hareket bulamadığınız için o adeta bir ölüdür. Elbette ki tasavvuf, ab-ı hayatın kaynağıdır. Buraya gelen muhabbeti bulacaktır.
Tasavvufun kaynağına gelenler sadakati bulurlar, teslimiyeti bulurlar, fedakârlığı bulurlar. Zahiri ilmin vasıta olduğu batıni ilmin kaynağını bulurlar. Bu kaynağın başına gelenlerden hangileri istifade eder? Kalp kabını açıp o kabı kaynağa daldıranlar istifade eder. Kaynağın başına geldiği halde kabını daldırmayan, su içmeyen elbette istifade edemez. Suyun başına gelen insanın o sudan istifadesi nasıl olacak? Evvela teslimiyet! Teslimiyette eğer vesvese, şüphe oluşursa bırakın bir yılı yüz yıl dahi kaynağın başında dursa istifade edemez.
Tasavvufun en derin kaynağı olan Resulü Ekrem’in (s.a.v) zamanında onun etrafındakilerden bir kısım, kaynağın başında bulundukları halde teslim olmadıkları için bu kaynaktan istifade edemediler. Fakat en uzak diyardaki insan ruhen ve kalben teslim olduğu için istifade etti. Başta teslimiyet lazım, şek ve şüphe olmaksızın.
Abdurrahman-ı Tağî (k.s) buyuruyor ki: “Şu asırda Allah’ın velilerini inkâr edenler var. Bu münkirlerin sofrasında oturup kalkan insanın kalbi kırk gün boyunca Allah’ın zikrine karşı ölür. Velileri inkâr eden insanlar eğer Peygamber Efendimiz (s.a.v) zamanında yaşasa idi; Resulü Ekrem’e (s.a.v) iman etmeyecek, onu inkâr edeceklerdi.” Münkir aynı münkirdir, sadece zaman farklıdır. Bu insanları alın Peygamber Efendimizin (s.a.v) dönemine bırakın iman etmeyen insanlar göreceksiniz. Sadece zaman farklı; insan aynı insan, inkâr aynı inkâr, vesvese aynı vesvese, şüphe aynı şüphe. Onun içindir ki teslimiyet lazım, muhabbet lazım. Bunlar olur ise insan her yönüyle bu kaynaktan istifade eder. Resulü Ekrem (s.a.v), Sahabe efendilerimiz üzerinden bizlere mesaj veriyor. Ne buyuruyor sahabe efendilerimize? “Sizde muhabbet var, iman var fakat tam değil.” Evet, bunu sahabeye söylüyor. Peki, imanın tamamlanması ne ile olur? “Muhabbet ile.” Hem de kalbinizi, ruhunuzu kuşatan bir muhabbet. Evveli ne ile olur? “Teslimiyet ile.” Misal arz edelim. Hasta bir insan için ne lazım? Doktor lazım. Doktordan şifa bulmak için doktora gitmek lazım. Doktora gidince şifayı bulmak için ne lazım? Hastanın kendi ile doktor arasındaki “kendini” çıkarması lazım. Kendisinden maksat nedir? Nefsidir, bilmişliğidir, aklıdır, zekâsıdır. Bunları aradan çıkarmazsa şifa bulamaz. Hasta, bunları aradan çıkardığı zaman doktora teslim olmuş olur. Bundan dolayı İmam-ı Rabbani, Mevlana, Seyda-i Tağî (k.s) gibi büyükler buyururlar ki: “Bir müridin mürşidine teslimiyeti ölü yıkayıcısının elindeki ölü gibi olmalıdır.” Bir ölünün Allah’ın huzuruna çıkmadan evvel bedeninin temizlenmesi gerekir. Gassal onu yıkamak üzere gelir. Hiç ölüden görülmüş müdür gassalın iradesine karşı koysun? Bu görülmemiş. Yıkayıcı onu yıkar. Diyelim ki başını yıkarken irade göstermedi, elini yıkarken irade göstermedi, başka bir yerini yıkarken irade gösterdi ise orası kirli kalır. Mürid de mürşidi karşısında ölü gibi olmalıdır. Ölü olursa tümden bir istifade görür. Yok, irade gösterir ise irade gösterdiği yerde yıkanma hâsıl olmaz ve fayda görmez.
Miraç hadisesi, tam bir teslimiyet gösterenler için muhabbet oldu; rahmet ve müjde oldu. Miracın açılması tasavvuf kapısının açılmasına da bir manada vesile oldu. Çünkü tasavvuf, hak dostlarının ifadesine göre Allah Resulü’nün (s.a.v) açtığı kapıdan Allah’a yükselmek demektir. Bu kapı kapanmamıştır. Allah Resulü (s.a.v) geldiği zaman kapıyı açık bırakmıştır. Tasavvuf vasıtası ile miraç yapılıyor esasen. Miraç müminler için müjde olurken, rahmet olurken teslimiyeti tam olmayanlar için nimet olmaktan çıktı ve şüphe oldu. “Böyle bir şey olmaz.” dediler. İradelerini zorlayan; iradelerine, mantıklarına sığmayan; ilim ve bilgilerine sığmayan bir hadise gerçekleşti onlar için. Gerçekleşen o olaya akıl ve mantığı ile bakanlar şüpheye düştüler. Tasavvufta da aklı ile teslim olanlar için bazen sıkıntı olabilir. Akıllarına sığmayan bir hadise gerçekleşince o olay başkaları için nimet iken onun için nikmete (musibet) dönüşür. Hz. Ebubekir’e (r.a) küffar gelip o hadiseyi anlatınca Hz. Ebubekir (r.a) onlara güldü. Akıl ve mantığa sığmayan o hadise, miraç… Kendi ifadesi “Ben ona iman ettim.” Yani akıl, mantık orada yok.
Rabbül Âlemin size muvaffakıyet versin. Hizmet edin, kendinizi onunla meşgul edin. Nefs ü şeytana pay vermeyin, boşluk bırakmayın. Hayatınızı hizmet ile öyle bir doldurun, iğne ucu kadar boşluk bırakmayın ki şeytan oradan girmesin. Şeytanın girebileceği bir karış yer bırakmayın. O zaman kalpleriniz safileşir. Kalpler o zaman size gelen feyz ü bereketi başkasına da yansıtır.
Ve sallallahu ala seyyidina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.
- tarihinde oluşturuldu.