“Kim nefsini tezkiye etmişse kurtuluşa ermiştir.”
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.
Esas olan kalptir. Allah sizin cisminize bakmayacak. Allah’ın nazar ve itibarı sizin kalplerinizdir. Peki, bu kalp neye göre inşa edilmiş, o kalbin mürşidi kim? Yani kalpte bir salahiyet oluşmuş mu? Allah Teâlâ bu muhasebeden sonra kalpten dışarıya dökülen amellere bakacaktır.
Resûlü Ekrem (s.a.v) “İnsanın kabri ya cennet bahçesinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından birisi olacaktır.” buyurur. Şah-ı Nakşîbend (k.s) kabre defnedildikten sonra cennetten kendisine bir taht getirilmiş, cennetin bütün nimetleri ile ona arz edilmiş. Ama Şah-ı Nakşîbend (k.s), “Allah kendi cemalini bana gösterene kadar ve bana müntesip olan evlatlarımı bizzat kendi elimle cennete götürene kadar bana arz edilen bu cennet nimetlerine elimi sürmeyeceğim. Çünkü benim Allah ile sözleşmem buydu. Ben Allah’tan iki şeyi arzu ettim. Allah da kabul etti.” demiştir.
Evvela istikametimiz düzgün olmalı. Yani biz bir caddede isek bu caddenin doğru olup olmadığına bakmamız lazım. İstikamet düzgün olmazsa o yolda ilerleyemeseniz.
Asrımızın fitnesi çok, fesadı çok. İslam adına bir sürü kötü fiiller yapılıyor bu yüzden insanların inancı, güveni sarsılıyor. Peki, bizim ne yapmamız lazım? Sadat-ı Kiram’ın istikametini takip etmemiz gerekir. Eğer istikametimiz düzgün olursa, eğer adımımızı bu yolda atmışsak Allahu Teâlâ o büyüklerin hatırasına binaen inşallah ahirette bizleri onlarla haşredecektir. Çünkü Resûlü Ekrem (s.a.v): “İnsan sevdiği ile haşredilecektir.” sözüyle bunun teminatını vermiştir.
Seyda-i Taği (k.s), sohbetin sahibi Resûlü Ekrem’dir. (s.a.v) Bugüne kadar bu kapıya gelip de eli boş dönen, kalbinde bir muhabbet, şevk, ibadet ü taat aşkı oluşmayan, kalbinde ahirete karşı bir heyecan oluşmayan, Allah’a kavuşma heyecanı oluşmayan bir insana ben şahit olmadım” demiştir. Eğer varsa da onun kendisindendir. Adaba dikkat etmemiştir. Havuzun başında durur fakat ihtiyacım yok diyerek kabını o havuza daldırmamıştır.”
Muhammed Diyaûddin Hazretlerinin hanımı anlatır: “Rus muharebesinden sonra yetim kalan çocuklara medresemizde bakıyorduk, baktığımız için. O dönemde medreseler yasaklanmıştı. Şartlar çok sıkıntılıydı. Bir taraftan tasavvuf, bir taraftan ilim, bir taraftan da yetimlere baktığımız için uzun bir müddet evde yemek bulamazdık. Hazret (k.s) bir gün yanıma gelip, içli köfteden bahsetti. Onun bu sözü üzerine ben de etraftan malzemeleri zorlukla temin edip, içli köfteleri hazırladım. Sadece ufak parçalar halinde on bir tane çıktı. Önüne koyup yanından ayrıldım. Komşuya gidip geldim ve baktım ki Hazret (k.s) bir tanesini yemiş, geri kalan on tanesi orada duruyordu. Neden yemediğini sorduğumda; “Vallahi ben nefsim için bir tane yedim, ahiretime ise on tanesini sakladım. Biz bu on taneyi misafirlere, talebelere, karnı aç olanlara verelim.” verdi.
Bizlerin de ahiretimize bir şeyler saklamamız gerekir. Ne diyor Resûlü Ekrem (s.a.v): “Her insan dünyadaki bu hayatında, ahiret hayatındaki kendisi için bir hazırlık yapsın. Nefsi elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, şu dünya hayatında bir süremiz var.” Bu sürenin ne zaman biteceğini hiç kimse bilemez. Bu süre bittiği anda, senin imtihan sürecin bitti denildiğinde birden bire kendinizi bir çukurun içerisinde göreceksiniz. Bu birden bire olacak ve uyandığınız andan itibaren -ölümdür onun adı- Allah’a arz edeceğiniz hiçbir tövbe, pişmanlık, secdeye kapanmak, namaz, oruç hiçbir tanesinin karşılığı artık olmayacaktır. Artık o kapı kapanmıştır. Dünyada iken yaptığınız tövbeler kabul edilir fakat artık her şey şeffaflaştığında orada hiçbir tövbe, istiğfar, yalvarış fayda vermeyecektir. Namaz ile ahiretine bir şey takviye etsen de fayda vermez. Dünyadan sonra da cennet ve cehennem denilen o iki yurdun dışında gidebileceğiniz başka bir yurdumuz yoktur. Başka bir vatanımız yok. Yani ya cennet ya da cehennem...
Resûlü Ekrem (s.a.v) “Nice oruç tutan insanlar vardır ki, nice namaz kılan insanlar var ki Allah katında hiçbir fayda görmeyecekler. Gafletle, nefslerini tesviye etmedikleri halde namazlarını kılan insanlar için Allahu Teâla: “Onların canları cehenneme müstahaktır.” buyurur. Nefslerini tesviye edenler felaha erişecektir. İmam-ı Rabbani (k.s): “Sadat-ı Kiram’ın herhangi bir tanesine intisap etmek farzdır, vaciptir.” der. Çünkü kalbimize gelen hissiyatın şeytandan mı, Rahman’dan mı olduğunu bilemeyiz. İnsan farkında olmadan her şeyini nefs hesabı üzerine yapmışsa, ibadet dahi nefs aleyhine işlenir. Yanı içten gelen dürtüler, duygular, arzular Rahman’dan mı, şeytandan mı?
Allah için sadaka vereceğiz. Bir an kendinizi gözlemleyin, şöyle bir dikkatle kendinize bakın. Göreceğiz ki o esnada hemen nefs tarafından bir fısıltı gelir. Sadaka vereceğimiz o esnada düşüncemizi farklı bir yöne sevk ediyor ve verilen o paranın riyaya doğru gittiğine şahit oluyoruz. Yanı Allah mülahazasının olduğu andan itibaren kendinizi gözlemleyin, şeytan ve nefs tarafından çok güçlü bir sinyal gelerek o halin bozulduğunu görürsünüz.
Namaz kılarsınız. Yanınızda üç dört insan size bakıp “Yahu ne güzel namaz kılıyor” dediği andan itibaren Allah mülahazasının devre dışı edildiğini, şeytan ve nefs üzerinde bir hesap yaptığına bizzat şahit olursunuz. Böyle bir namaz, böyle bir ibadet ü taat insana bir şeyler mi kazandırır yoksa kayıp mı ettirir? Kaybettirir!
Ayet-i Kerime’de: “Felaha erişen nefsini tezkiye yapanlardır.”[1] Nefs tezkiyesi ise Sadat-ı Kiram’ın sohbet meclislerine oturmakla gerçekleşir. Normal bir âlim, bir bilgi adamının huzuruna gitmekle nefs tezkiyesi yapılmaz. Bilgisi artar ama nefs tezkiyesi yapamaz. Bilmek nefsi tezkiye etmez. Çok ibadet ü taat da nefsi tezkiye etmez. Ancak hakiki bir mürşidin eliyle nefs tezkiyesi yapılır. Mürşid onun kalbine muhabbet damlatarak evvela kalbini dünyadan uzaklaştırır. Yanı muhabbetin damlası o kadar tesirlidir ki bir damlası bütün ruh yapısını değiştirebilir. Suretle dünyadan uzaklaştırır. Kalbin çanağını dünyadan çevirir, bütün fikrini ve düşüncesini üstadının üzerine odaklamaya çalışır. Ondan beslenir, o fikirle büyür. Düşünce; eyleme, ibadete, taate, iştiyaka ve şevke dönüşür. Bu şekilde nefs tezkiye edilir.
Şah-ı Nakşîbend (k.s), bu tarikata giren insanın çok kısa bir yoldan gittiğini, başka tarikatlarda en son ulaşacak makam ve en sonda verilecek olan muhabbetin, Nakşiliğe geçen insana en başta verildiğini söyler. Nedir o? Şimdi başka tarikatlarda yürür yürür ve en son size muhabbet-i ilahi verilir. Nefsinizi tezkiye edersiniz, aç durursunuz yemezsiniz, içmezsiniz. Bunların vasıtası ile en son muhabbet verilir. Ancak bu kapıya gelenlere ise muhabbet en başta verilir. Gelen insan muhabbeti ile ayrılır.
Allah hepimize muhabbet versin. Muhabbet yoksa iştiyak yoksa ibadetleriniz de hizmetiniz de zor gelir, dünyadan kopmak da zor gelir. Nefsinizin arzusundan uzaklaşmak size zor gelir. Eğer gönül dünyaya bağlıysa, muhabbet yoksa cennet dahi size arz edilse insanın gözü kör olur. Aslında dünya bir çöplüktür. Eğer gönül bir kere dünyaya bağlandıysa bu insan ne kadar güzel ameller yapabilir ki? Çok çirkin bir şeye gönül bağladıysa o onun gözünde en güzel şeydir. Yani asıl mesele gönüldedir. Yani şimdi cennet kendini arz etse dahi, gönül dünyaya bağlandıysa insanın gözü kapanır ve kör olur, siz ona ne kadar söyleseniz dinlemez. Onun için Allahu Teâlâ Sadat-ı Kiram’ın, Resûlü Ekrem’in (s.a.v) muhabbetini kalbimize yerleştirsin.
Dil ile değil de kalben zikretmeli. Gece yatağa girerken, sabah ilk uyandığında akla ilk o gelecek, özlem, hasret duyulacak, yanı dünyevi fonksiyonlarda olduğu gibi uhrevi fonksiyonlar da harekete geçirilecektir. Ölmüş olan o fonksiyonlar dirilmelidir. Resûlü Ekrem (s.a.v) o fonksiyonların dirilmesinin Sadat-ı Kiram’ın meclislerine, o havayı teneffüs etmesine bağlı olduğunu söylemiştir.
İnsanın bu tasavvufa girdiği zaman derdi; üstadı, Resûlü Ekrem (s.a.v) ve Allahu Teâlâ oluyor. Eli ayağı kaysa, bir kirin içine batsa bile o kirlilik temizliğe dönüşür. Yani insanın derdi Allah olunca daha önce işlediği günahlar bile birer artıya, ibadete, hayra dönüşür. Nefsinden uzaklaşamamış olan bir insan ise her zaman zarardadır. İbadetleri bile dahi onun aleyhinedir, onun zararınadır. Onun için tövbe edelim inşallah…
Ve sallallahu aleyhi vesellem…
[1] Şems,9
- tarihinde oluşturuldu.