Kulun Allah’ı, Allah’ın Kulunu Sevmesi

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.

Edep… İnsanın bulunduğu ortama ve o ortamdaki kişilere karşı edep göstermesi gerekir. Her şeyin başı budur. Ancak bundan sonra maksat hâsıl olur. Abdurrahman-i Taği (k.s) şöyle ifade ederdi: “Resulü Ekrem’e (s.a.v) ait bir hadis-i şerif dile getirilse kişi, sanki Resulü Ekrem’in (s.a.v) huzurunda imiş gibi adabına dikkat etmesi gerekir. Zira bu adaba dikkat edilirse Rabbül Âlemin aradaki perdeyi kaldırır ve kişi istifade eder.” Sizlerde öncelikle adabınıza dikkat ederseniz Allah o perdeyi açar.

Şahı Nakşibend (k.s) buyurur ki: “Allah bir kulunu severse onu sevdiği bir zata sevk eder. O huzurda kişi adabını alır, talim ve terbiyesini alır. Sonra Allah onu kendi huzuruna çağırır. Sana müjdeler olsun! Allah seni bir mürşidin huzuruna sevk etmiş ise bil ki Allah seni sevmiştir.” Abdurrahman-i Taği (k.s), kendisini ziyarete gelenlere “Allah için adabınıza dikkat edin. Zira başta Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve Saadat-ı Nakşibendî (k.s) buraya geliyor. Sizlerin haline vakıf oluyorlar. Adaba dikkat etmediğiniz zaman korkuyorum ki size zarar gelir.” Resulü Ekrem (s.a.v), Saadat-ı Nakşibendî’nin meclisinde hazır bulunanları görür, hallerine vakıf olur.

Nasıl ki zaman, Resulü Ekrem’in doğduğu anda kendini en mağrur, en sevinçli halde görüyorsa; insan da ancak kalbi Resulü Ekrem’in muhabbetini doğurduğu zaman mutlu olmalıdır. Aksi halde yüzünde sevincin olmaması gerekir. Zaman O’nun için yaratılmış, kâinat O’nun için yaratılmış. Zamanın içerisinde bir gün Resulü Ekrem (s.a.v) doğuyor ve O’nun doğduğu güne hayat atfedilir, kutsilik atfedilir. Hem de öyle bir kutsiyet ki o zaman zarfında yapılan ibadet ü taate Allah bu günün hatırına binaen nihayetsiz sevap ve mükâfat bahşediyor. O gün yapılan tövbeleri kabul ediyor. Zamana böyle bir kutsiyet atfediliyorsa gönlünü Resulü Ekrem’e (s.a.v) açan, kalbini Resulün (s.a.v) muhabbetiyle dolduran, kalbi Allah Resulüne (s.a.v) hamil olan bir insanın kutsiyeti ne kadardır? Ve bir kalp ki Allah Resulü içinde… İşte o kalbin içine biz de girebilirsek, o kalpte biz de kendimize yer bulabilirsek acaba bizim konumumuz, makamımız ne olur?

Diyebiliriz ki zaman, Allah Resulünü (s.a.v) doğurtmasa idi kendisini züll bilecekti, kendisine hiçbir kıymet atfedilmeyecekti. Ta ki Allah Resulü (s.a.v) doğdu… Bizler de eğer Allah Resulünün muhabbetine hamil olmaz isek kendimize hiçbir kıymet vermememiz gerekir. Kalbimiz O’nun sevgisine hamil olursa ancak o zaman Allah Resulünün dünyaya teşrif etmesi bizim için bir şey ifade eder. Eğer kalbimiz buna hamil olmaz ise bizim için mahzuniyet günüdür; bu, bizim kalbimizin ölümüdür. Kalbimiz ölmüştür, şahsımız ölmüştür. İşte o zaman mahrumiyet yaşanır. Zira insan hariç etrafındaki canlı-cansız bütün varlıklar Resulü Ekrem’den (s.a.v) istifade edebilirken bu istifadeden en çok mahrum kalan insan olmuştur. Dayandığı kütük dahi O uzaklaşınca ağlamaya, inlemeye başlar. Buna karşın insan uzaklaşıyor ama bir gün bile ağlama yok, inleme yok. Kütük mü kıymetli yoksa inlemeyen, gözünden yaş akmayan, kalbi mahzun olmayan bir insan mı kıymetli?
Yine; Allah Resulünü kalbinde taşıyan Saadat-ı Kiram’dan hayvanat ve cansız varlıklar istifade etmiş, insan ise en az istifade eden olmuş. Muhammed Diyauddin’in (k.s) halifesi anlatır:
Akşam namazını kıldıktan sonra Hazret’in (k.s) kalbine girebilmek, onun kalbindeki payımızı alabilmek için rabıtamızı yapıyorduk. Kalbine girmemize vesile olan şey, ona karşı olan muhabbetimizdi. Rabıtamızı yaptık. Arkadaki arkadaşlardan ses geldi. Kapı açık, köy yeri… İçeri bir kurdun girdiğini gördüm. Arkadaşlar Hazret’in (k.s) arkasına geçtiler, kurt kapıda. Hazret (k.s) eliyle işaret etti. İşaret üzerine kurt edep ile Hazret’in (k.s) huzurunda diz çöktü, başını eğdi. Hazret (k.s) eliyle kurdun başını okşayıp bir şeyler söyledi. Sonra kulağına bir şey fısıldadı. Sonra sordum: “Kurdun kulağına ne fısıldadınız?” Hazret: “Dedim ki “Dışarıda sana zarar verecek köpekler var, o taraftan gitme, diğer taraftan git.” Kurt da istifade için geldi.

İnsan nefs taşıyor. Halık’ından dahi gafil, yaratıcısına karşı muhabbet dahi gösteremiyor. Yaratıcısını gereği kadar bilmiyor, tanımıyor. Çünkü önünde nefs var. Nefs, insan ile Allah arasındaki en büyük engeldir. Peygamber Efendimiz, sahabeye Kuran Kerim’i talim ediyordu, sünneti öğretiyordu ve sonra onların kalplerini tezkiye ediyordu. Bizim de ahd etmemiz lazım. Kalbimizin tezkiyesini yapacak büyüklerin riayet ettiği şeyler neler ise onları yapmaya yönelik ahd etmemiz gerekir. Mesela bizler, namazımızın dışında Peygamberlerin, Saadat-ı Kiram’ın yaptığı irşad vazifesini yapıyor muyuz? İnsanlara namazı, orucu, tövbeyi anlatıyor muyuz? Bunu yapmıyoruz. Yapmadığımız için Allah bizi kendi başımıza bırakıyor. Çünkü kendimizi o tarafa ait hissetmiyoruz. Hâlbuki Hazret, Seyda Fadlullah (k.s) hastalıklarının en yoğun olduğu zamanlarda dahi bir an bile irşaddan, hizmetten geri kalmamışlar. Allah bu insanlara kapıları açıyor. Bu insanlara benzemeye çalışan insanlara kapıları açıyor.
Şimdi, kalp ne işe yarıyor? Kalbimizde büyüklerin muhabbeti yok ise, Resulü Ekrem’in muhabbeti yok ise, Allah’ın muhabbeti yok ise niçin boşuna yer kaplasın? O ne işe yarıyor? Bedenlerimiz hak olan yolda meşgul olmuyorsa ne işe yarıyor? Bedenlerimiz ne için yaratılmış, amacı ne?
Göz ne içidir?
Kulak ne için?
Dil ne içindir?

Sıradan canlılar gibi yeme-içme için midir, vazifesi bu mudur? Vazifesi bu ise bütün canlılarda bizdeki donanım niçin yok? Demek ki biz bunlardan çok farklıyız. İnsan yapı itibariyle Resulü Ekrem’e de hamil olabilir, şeytaniyete de hamil olabilir. Allah insanın yapısını böyle yaratmış, tercihi de insanın eline vermiştir. Büyük bir hak dostu der ki: “Ey dünya ile meşgul olan insan! İnsanı aldatan şey ‘tul-i emel’dir.” Nedir tul-i emel? Yarın, ondan sonraki yarın, ondan sonraki yarınların bitmez tükenmez hayal ve düşünceleridir. “Yarın şunu yapacağım, seneye şunu, ondan sonraki seneye şunu.” Adeta kendisine ölümsüzlük atfediyor. Yarınlardaki dünya adına yapacağın meşguliyetler seni kandırıyor. Hâlbuki Allah ölümü saatin içine değil, dakikaların içine değil, saniyelerin içine gizlemiş ki teyakkuz içinde olalım diye. Ölümü gizlemiş, ölüm ansızın geliyor. Hiç farkında olmaksızın. Hatta ‘Çok erken geldi.’ diyebiliyorsunuz ölüm için. Ölümü insanın beklemediği kadar hiçbir şey beklemez.

İnsanın kalbi, Allah’a arz edeceği amel sandukasıdır. Kalbiniz Resulü Ekrem’in muhabbetine hamil olsun. Zira işte o zaman siz gerçek manada doğmuş olacaksınız. İnsan dünyaya gelirken aslında doğan, bir insan değildir. Sadece canlı bir varlıktır doğan, diğer canlılar gibi. Canlının içindeki insanın doğumu kalbin doğumuna bağlıdır. Kalp doğarsa insan da doğar, kalp doğmazsa insan da doğmamıştır. Doğup hayat sahibi olan bir kalp başkasına da hayat verir; mekâna da zamana da hayat verir. Kalbi ihya olan, hay olan, diri olan bir kalp bulunduğu zamanı ihya edebilir, bulunduğu mekânı ihya edebilir, başkasının kalbini de ihya edebilir. Bir mekân ihya olunca, hay olunca Allah o mekâna giren insanların ibadetine de yüksek sevap veriyor. Çünkü kalp ihya olduğu zaman etrafındaki her şeyi ihya eder, hayat verir. Halık olan Allah’tır. O kalbin şulesi, nuru vasıtasıyla başkalarına da hidayet verir. Onun için büyüklerin içtiği bir bardak suyun kalan kısmına teberrük gözüyle bakılırdı ve o su içilirdi. O suya hayat vermiştir diye. Bir Allah dostu bir yere teşrif etmiş ise aynı şekilde oraya da kutsiyet atfedilir. Kalbine Allah’ı yerleştirmiş olan, Allah ile münasebeti kavi olan bir insanın kalbi o kadar kıymetlidir ki Kâbe-i Muazzama ile mukayese edilir. İnsan böyle bir konuma geldiği zaman ne kadar üstün bir varlıktır. İşte o zaman hakki manada Allah’ın halifesi olmuş olur. Böyle bir konumu kaybettiği düşünüldüğünde kendini dünyanın hizmetine vermiş olan insan ne kadar şanssız bir insandır. Allah ondan neler almıştır. Şayet Allah’ın rızasına uyduğunda bir bilse Allah ona neler verecek. Ama o bunları göremediği için dünyanın peşine takıldı, dünya çöplüğünde adeta bir çöpçü vazifesi gördü. Allah kendi hilafet makamını ona vermek istiyordu ama o gitti, çöplüğe razı oldu. Hem de dünyanın çöplüğüne.

Muhammed Diyauddin (k.s) buyurur ki: “Tasavvufun temel prensipleri; muhabbet, ihlâs ve teslimiyettir.” Tasavvuf ehli bir insanda muhabbet, ihlâs ve teslimiyet olacak. Madem bu üç prensipten sıratı müstakim ve istikamet doğuyor o zaman size vacip olan şey, sizi ihlâsa götüren, sizin kalbinizde muhabbeti doğurtacak olan şeyleri yapmaktır. Bunlar nelerdir? Sohbet, hatme, evrad ü ezkar ve hizmet. Bunları yapmak lazımdır. Bunları yapacağız ki Allah kalplerimize muhabbeti versin. Bunları yapacağız ki kalplerimiz Resulü Ekrem’in (s.a.v) muhabbetine hamil olsun, teslimiyetine hamil olsun, ihlâsına hamil olsun. Yoksa o kalp kendini hayatta sanmasın, mağrur olmasın. O kalp ölüdür.

Resulü Ekrem’in (s.a.v) hayata teşrifi, istifade edenler için baha biçilmez bir kıymettir. Ama elli atmış yıldır kalp hanesinin kapısını kilitleyen bir insan için öylesine bir gündür. Nihayetinde bilmeden, tanımadan diğer tarafa yuvarlanır, gider.

Hz. Ömer (r.a) anlatır: Bir muharebe sonrasında Resulü Ekrem (s.a.v), içinde küffarın cesetlerinin bulunduğu bir çukurun başına geldi. Gitti ve onlara şöyle seslendi: “Siz niçin beni dinlemediniz? O kadar ısrar ettim. Şimdi içine düştüğünüz şu cehennem çukuru, ettiğiniz feryad ü figan iyi mi oldu? Sizler bu dünyada da zarar gördünüz, orada da zarar görüyorsunuz.” Bunun üzerine Resulü Ekrem’e (s.a.v) sordum:

_ Ya Resulallah! Siz onlarla konuşuyorsunuz. Onlar sizin sesinizi işitiyorlar mı? Resulü Ekrem (s.a.v):
_Evet ya Ömer! Nasıl işitmezler? Ruh ölür mü? Ölen ruh değildir. Ölüm demek ruhun dünyadaki elbisesini burada bırakması demektir. Farklı bir elbise giyer, farklı bir mekâna intikal eder. Dolayısıyla onlar sesimi işitirler ama seslerini işittiremezler.”

Ölüm bir kapıdır. O kapıdan geçilince girilen kabir ise ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya cehennem çukurlarından bir çukurdur. Şayet girdiği yer bir cennet bahçesi ise orada sevdiği, salih insanlara kavuşur. Muvakkat olarak geldiği, misafiri olduğu şu küçük köyden o şehre intikaldir. Ya da edep sahibi değilse, mümin değilse bu cennet diyardan dar bir cehenneme yuvarlanmaktır. İşte önümüzde, bizi bekleyen böyle şeyler var. Samimi olmak lazım, aklımızı başımıza almak lazım. Nefs ü şeytan bizi artık kandırmasın. Şeytana ‘Dur’ demek lazım, nefsimizi muhasebeye çekmek lazım. Nefsinizin yakasından tutun, ona küsün, aranızda mesafe bırakın. Bir insan ki otuz yıldır, kırk yıldır Allah’ı bilmemiş, tanımamış ise nefsiyle had safhada küskünlük yaşaması gerekir. Demelidir ki: “Artık ben senin hizmetini yapmayacağım. Eğer sen benim yolumdan gidersen gel beraber arkadaş olalım. Bana destek olursan baş göz üstüne. Eğer bana engel olursan ben seni artık tanımıyorum. Kaç yıldır dünyanın hizmetinde bulundum, senin hizmetinde bulundum. Ama bundan sonra senin yolundan gitmeyeceğim. Çünkü çok az süremiz kaldı. Kalan sürenin de ne kadar olduğu belli değil. Ecel dakikanın içinde gizli. Her bir dakikanın içinde ihtimaldir ki ecelimiz gelmiş olsun.”

Size verdiği her bir nimet için Allah Teala’ya hesap vereceksiniz. Hz. Ömer (r.a), “Hesabını veremeyeceğiniz şeylerle sakın Allah’ın huzuruna çıkmayın. Allah sizi hesaba çekmeden evvel siz nefsinizi hesaba çekin.”buyurur.
Hesap vermek için Allah’ın huzuruna çağrılan bazı kimseler ile ilgili Resulü Ekrem (s.a.v) şöyle anlatır:
Allah hesap günü bir kulunu çağırır ve der ki;

_Ey kulum! Ben sana dünyada iken mal verdim. Söyle bakalım, sen bu malı nerede harcadın?
_Ya Rabbi! Verdiğin malı senin yolunda harcadım.
_Evet, harcadın doğru ama hakikat öyle değil. Sen kalbindeki niyeti safi tutmadın. Birileri seni görsün, sana güzel meziyetler atfetsin diye yaptın. Cömert desinler, eli açık desinler diye yaptın. Ben de senin bu dileğini yerine getirdim. Herkes senin hakkında öyle düşündü. Dünyada alacağını aldın, ahirette alabileceğin hiçbir şey yok.

Biri daha çağrılır ve Allah sorar:
_Ey kulum! Dünyada iken sana ilim verdim. Kazandığın ilim ile ne yaptın?
_Ya Rabbi, verdiğin ilmi senin yolunda kullandım.
_Hakikat öyle değil. Sen ilmini insanlığın istifadesine harcadın ama kalbindeki niyeti safi tutamadın. Benim için yapmadın. Niyetin şöhretti, makamdı. Dünyada iken bu dileğini gerçekleştirdim. Seni şöhret ve makam sahibi eyledim. ahirette alabileceğin bir şey yok.

Biri daha gelir ve Allah sorar:
_Ey kulum! Ben sana sıhhatli bir beden verdim. Sen bunu ne yaptın?
_Ya Rabbi! Verdiğin beden nimetini senin yolunda kullandım. Muharebe de savaştım, cefa gördüm, eziyet gördüm. Nihayetinde şehit oldum.
_Ey kulum; hakikat öyle değil. Ben niyetlerinizi safi edin demiştim. Siz kalbinizi safi eylemediniz. Amelleriniz bu olsa dahi niyetleriniz ve kalpleriniz safi değildi. Senin niyetin, hakkında “cesurdu, yiğitti” desinlerdi. İnsanlar da senin hakkında “Çok pehlivandı, yiğit insandı.”dediler. Riya için yaptın, görünmek için yaptın ve ben millete seni gösterdim. Alacağını aldın, burada alacağın bir şey yok.”

“Yevme la yenfeu malun ve benun. İlla men etallahe bi kalbi selim.” (Şuara Suresi, 88–89) Kıyamet öyle bir gündür ki dünyada iken size menfaat veren mal; o gün size menfaat etmeyecek, sizin yardımınıza koşmayacak. Zürriyetiniz, çevreniz size menfaat vermeyecek. Hiçbir insan bunlardan o gün menfaat görmez. Ancak yolculuk sırasında kirlenmeyen veya kirlense dahi tövbeyle temizlenen ve nihayet Allah’ın huzuruna kalbi selim ile gelenler müstesna. Onlar, Allah’ın huzuruna selim bir kalple gelenler menfaat görecekler. Bunlardan geri kalan kalpler kıymet ifade etmeyecek.

Allah sizlere muvaffakıyet versin. Büyüklerin sohbeti, hatmesi; bunlar dünyadaki en büyük nimetlerdir. Hatme, sohbet; sizde muhabbet doğuruyorsa bu; küçük bir şey değildir. Yıllardır Allah’ın gönderdiği onca alamet kalbinize girmemiş ise, Allah’ın muhabbetini doğurtmamışsa, ihlâsı doğurtmamışsa, teslimiyeti doğurtmamışsa ve buna karşın büyüklerin sohbeti, hatme, hizmet bunları doğurtuyorsa sohbet, hatme, hizmet küçük bir şeyler değildir. Yaratılışımızdaki gaye bunları kazanmaktır. Abdurrahman-i Taği (k.s): “Dünya bir medresedir, kişi ise talebedir. Saadat-ı Nakşibendî de (k.s) hocadır. Talebenin matlubu, marifeti ilahiyi, muhabbeti ilahiyi kazanmaktır.”buyurur. Aşama aşama… Evvela velilerin kalplerinden süzülen nuru görme, o nuru takip edip Allah’ın huzuruna varma… Allah herkese nasip etsin. Şah-ı Nakşibend’in (k.s) ifadesi ile siz bugün buradaysanız Allah sizi sevmiştir, müjdeler olsun.

İnsan buraya tam bir itikad, güzel bir niyet ve edep ile gelirse daha kapıdan adımını atar atmaz büyüklerin himmet ü bereketi ile kalbinde bir tasarruf olur. Kalbi üzerinde adeta cerrahi bir ameliyat olur. Manevi doktorlar onu alır, başlarında Resulü Ekrem (s.a.v); göğsünü açarlar, kalbine müdahale etmeye başlarlar. Adeta kanser olmuş parçaları belli seanslarla temizlerler. Ta ki o kalp nurlanana kadar.

İnsan inanmalıdır. Hakiki manada ahirete inanmış bir insan dünyadan lezzet alabilir mi? Onun içindir ki kitaplardan, bilgiden öte; kitabı okumuş, kalbine yerleştirmiş, hal sahibi insanlardan istifade edilir. Velev ki konuşmasa, hiçbir şey anlatmasa bile. Mesela namaz çok kıymetlidir, ama namazlaşan insan daha kıymetlidir. Oruç kıymetlidir ama oruçlaşan insan daha kıymetlidir. İnsan böyle kişilerden istifade eder. Allah Kuran-ı Kerim’i tek başına göndermemiş. Kuran’ı kalbine yerleştirmiş bir peygamber vasıtası ile onu göndermiş. İnsanlar o muallimden istifade etmiş. Bu yoldaki insan da hizmet ettikçe hal ehli olur. Allah insanları ona sevk eder. Ama insanlara ne kadar faydalı olunsa da bunu kendinden bilmemek gerekir. Bu ona Allah’ın lütfu, büyüklerin duası ile nasip olmuştur. Meşhurdur; bir mürid, başka bir tekkeye misafir olur. Orada tekkenin sahibi kendisine yemek verdirir. Yemeği yiyen mürid Allah’a hamd eder ve “Ya rabbi; benim şeyhimin kerameti ne kadar büyüktür ki halimi anladı ve bana yemek gönderdi.” Bunu işiten tekkenin asıl müridi mürşidine gider ve der ki: “Siz ona yemek gönderdiniz, o bunu üstadından bildi. Bu nasıl edepsizliktir.” Üstadı der ki: “Hayır, bu edepsizlik değildir. Asıl edebi siz ondan öğrenin.”

Yani insanın bütün hallerinde üstadı aklına gelmelidir. Seyda Fadlullah’ın (k.s) önüne bir yemek gelirdi. Eşine derdi ki: “Hanım; Biz Allah’a çok hamd edelim, şükredelim. Üstadımızın himmet ü bereketi ile Allah bize bu yemeği gönderdi.” Her halde, her vaziyette üstadını kendi haline vakıf bilmelidir. Öyle olursa hayat bereketlenir, hayata hayat kazandırılır.

Ve sallallahu ala seyyidina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.