Bir dünya metaı için Allah’ın onca lûtfu keremini elinin tersi ile itmek…

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.

Gayesi, çabası Rabbül Alemin’in rızasını kazanmak olanların, marifet-i ilahiyi takip edenlerin hepsi esasında talebedir. Herkes bir taliptir, talep eder. Matlup ise marifet-i ilahiyedir. Ona ulaşmak, ona ulaştıracak vesilelere tutunmak...

            Tasavvuf ne kadar büyük bir nimettir. Kalben zaten beraberiz ama cismani de bir arada olmak isteriz. Mesafeler ne kadar uzak olursa olsun içimizdeki muhabbet vasıtasıyla, tasavvuf nimeti vasıtasıyla elhamdülillah hepimiz bir aradayız. Hüzün gider, keder gider, sıkıntı gider, garabet gider… İnşallah ahirette de beraberiz. Çünkü Resulü Ekrem (sav); “Kim hangi kavme benziyorsa o kavimden sayılır.” demiştir. Allah onu onlara iltihak eder, haşrını onlarla beraber yapar. Peki, siz hangi kavimdensiniz? Sâdât-ı Nakşibendi’ye müntesip olmak ne kadar büyük nimettir; burada hüzün, keder yoktur.

            Rabbül Âlemin; “Gözlerinizi dört açın, kulaklarınızı açın, duyun bu mesajı kalplerinizde hissedin. Allah dostları için hüzün, keder, korku yoktur.” diyor. Ahirette onlar için hiçbir endişe yoktur. Öbür tarafta mahzun değil, kederli değillerdir. Sizlerde böyle bir topluma böyle bir cemaate talip, onlara iltihak olma, onlara benzeme gayreti içerisinde olursanız Allahu Teâlâ sizlere de nasip eder. O zaman sizler için de hüzün yoktur, keder yoktur. Allah o toplum için adeta teminat veriyor.

            Muhabbeti olanlara hizmet sorumluluğu verin. Vazife yapsınlar çünkü insan hangi alanda hareket gösterirse, o alana aittir, o alanın dışındakilere ecnebidir.  Yani dünyaya karşı bir insanın gayreti, çabası varsa dünyaya aittir. Bir insan ahiret istikametinde hareket ederse o zaman ahirete aittir, dünyaya karşı yabancı olur. İnsanda bir aidiyet ruhu-karakteri vardır,  hangi fikrin dairesinde hareket ederse o menfi fikre ait demektir.  Onun için insan inşallah bu sahada hareket etsin ki ahiret ruhu, aidiyeti onlarda doğsun, ait olsun. Dünyaya karşı yabancı olsun, tiksinti duysun.

            Yağmur yağmadığı zaman toprak ölür, toprak öldüğü zaman üstünde yeşermesi gereken hiçbir şey yeşermez. Adeta ölüdür, yağmurun suyu bir daha gelir onu diriltir. Çöl gibi toprak bile Allah’ın rahmet bulutlarını indirmesiyle yemyeşil bir vadiye dönüşebilir. Kalp de böyledir. Sâdât-ı Nakşibendi’nin her birisi yağmur gibidir. Onların meclisleri, gittikleri yerler veya kalpler… Onlar elini açıp dua istediklerinde Allah adeta onlara yağmur bulutunu gönderiyor. Allah muhafaza etsin, bereket bıraksın, din dünyanıza yardımcı olsun.

Şeyh Abdulkadir Geylani Hazretlerini talebeliğe sevk eden hadise şudur; çocukluğunda çobanlık yaparken ineğin kuyruğundan tutup onunla oynar iken o bahçede toprağı terbiye ediyor. Toprağa bakıyor. Bir rivayete göre, inek dile geliyor; efendim siz Allah’ın halifesiniz, benim kuyruğumdan tutmak size yakışmaz, diyor. Esasında bu durum Allahu Teâlâ’nın hoşuna gitmiyor. Buradaki mana şudur: Bizler sizin hizmetkârınız. Etrafınızdaki her şey. Ama efendini bil, efendini tanı. Madem biz size hizmet ediyoruz hizmetin ücretini Allahu Teâlâ bizlere veriyor. Şimdi sen Rabbül Âlemi tanımayıp ona hizmet etmeyi bırakıp da benim gibi aciz bir mahlûkata hizmet ediyorsun. Bu Rabbul Alemin’in hoşuna gitmiyor. Hepimiz size hizmet ediyoruz. Sen de bizim ücretimizi veren Rabbül Âlemin’e hizmet et ve git O’nu tanı. Senden ne istiyor?

Bu hâl onda çok tesir eder. Çobanlığı bırakır, Bağdat’a gider. Allah’ı tanımak bilmek için. Hakiki ilimde budur. Bir insan dünyada çok alanda ihtisas sahibi olursa, Rabbül Âlemini bilmez tanımazsa ve esasen bilmesi gerekenleri bilmez ise bu cahilliktir. Bildiği ile amel etmezse de cahilliktir. İnsanın yaratılışı, maksadı, gayesi O’dur. Rabbul Âlemini tanımak için yola çıkar. Tabi bu yolun her safhası imtihanla mağfiretle doludur. Yeter ki insan Rabbül Âlemini tanımak için yola çıksın. Yola çıkar, akıl var, mantık var ama üstünde yol gösterici rehber, pusula yok. Belki pusulayı gördü de rehber yok. Hiçbir ihtisas alanı yok. Orada ihtisas sahibi olan, önemli ama rehbersiz. Hangi alan olursa olsun illaki bir rehbere ihtiyaç var. Yoksa o işte derinlik kazanamaz, bilim sahibi olamaz. Hatta ilmin başı sayılan elif de bile elifin tam mahrecini çıkaramaz. İllaki bir rehbere ihtiyaç vardır.

Şeyh Abdulkadir Geylani (k.s) Bağdat’a gider. Medresede İbn-üs-Sakkâ adında bir zât ve Ebû Saîd Abdullah namında bir diğer arkadaşı vardır. Bağdat’ta Şeyh Yusuf Hemedânî, Nakşibendi silsilemizin büyüklerinden o zâtın şöhreti, namı var tabi. Oraya geldiği rivayet ediliyor. Oraya gelince bölge halkı teveccüh gösterir. Sohbetlere iştirak etmek için teveccüh eder.

            Şeyh Abdulkadir Geylani ile İbn-üs-Sakkâ ve Ebû Saîd Abdullah namında bu iki arkadaş bizde gelelim bu zâtın sohbetine iştirak edelim derler. Tabi onlar yola çıkmadan önce kendi aralarında konuşuyorlar. İbn-üs-Sakkâ rivayete göre çok zeki bir insan ve ilmi derinliği ise derin bir safhada. Kendisi şöyle ifade ediyor; benim kendisinin sohbetine iştirak etme maksadım sohbetten istifade etmenin ötesinde Şeyh Yusuf Hemedânî’ye bir soru hazırladım. Asla cevabını bilemeyeceği bir soru.”

Şeyh Abdulkadir Geylani (k.s)  onun bu sözüne üzülüyor, “Yanlış yapıyorsun, bu gibi zâtların huzuruna çıkmak, Rabbul Âleminin rahmetine mazhar olmak içindir.” diyor. Ebû Saîd Abdullah ise “Bende bir soru hazırladım ama onu kırmak maksadıyla değil. Hakikaten cevabını bilemediğim bir sual var.  Ondan öğrenmek isterim.” diyor. Şeyh Abdulkadir Geylani’ye ne soracağını soruyorlar “Vallahi ben haddimi bilirim, kendimi tanıyorum. Manen ne kadar kirli olduğumu bilirim. Ben temizlenmek maksadıyla geldim. Ben edebimi bilirim.” cevabını veriyor.

Yolculuk bitip, Şeyh Yusuf Hemedânî Hazretlerinin huzuruna çıkarlar. Şeyh Yusuf Hemedânî (k.s) evvela sert bir bakış ile İbn-üs-Sakkâ’a bakar ve “Merhaba demek yok mu? Hoş geldiniz deme dahi yok mu? Sen benim senin sesini işitmeyeceğimi zannediyordun. Kendi aranızdaki konuşmayı ben duydum. Senin soracağın sual bu, cevabı da bu. Allah’tan utanmıyor musun? Sen beni rezil etmek maksadıyla böyle bir soru hazırladın. Sen bilmiyor musun Sâdât-ı Nakşibendi Allah dostlarıdır. Meclise bu maksatla gelinmez, istifade için gelinir. Bir rahmet bulutunun yağmuru kalplere şifadır. İnsan bunun için gelir.” İbn-üs-Sakkâ başını eğer ama Şeyh Yusuf Hemedânî (k.s) devam eder: “Yaptığın bu saygısızlığa binaen sende küfrün kokusunu hissediyorum. Dilin de küfre girecek, acayip bir leş kokusunun etrafına saçıldığını hissediyorum.” der.

Sonra Şeyh Yusuf Hemedânî Ebû Saîd Abdullah’a “Sen adaba riayet etmedin. Kulağına kadar dünyaya, haramlara daldığını görüyorum.” der. Şeyh Abdulkadir Geylani Hazretlerine ise “Abdulkadir, sen edebine riayet ettin, edebini muhafaza ettin. Niyetini çok halis tuttun, şuan görüyorum bu edep Allah’ın çok hoşuna gitti. Öyle bir zaman gelecek ki sen Nizamiye Medresesinin kürsüsüne oturup halka hitap edeceksin. Allah mağfiret namına sana yüksek bir ilim bahşedecek. Sen öyle bir konuma geleceksin ki zamanın tüm velileri büyüklüğüne binaen senin önünde başlarını eğecekler.”

Aradan geçen zamanda İbn-üs-Sakkâ vaizlik makamının en yüksek makamına ulaştı. Onun vaazı zamanın sultanının kulağına gider. Sultan da onu elçi olarak Hristiyanlığın merkezi olan bir yere, oranın halkını İslamlaştırmak maksadıyla gönderdi. Hristiyanlar onu uzun bir müddet kendi evlerinde misafir olarak tuttular, ona çok teveccühte bulundular. Bu durum İbn-üs-Sakkâ’nın hoşuna gitti, Hristiyanlıktan etkilendi ve İslam’a ciddi zarar verdi. Abdullah ise devletin mali işlerinde yüksek bir makama geldi, harama bulaştı. 

Abdulkadir Geylani Hazretleri ise velayetin yüksek makamına geldi ve kıyamete kadar insanlar ondan istifade edecekler. Şeyh Yusuf Hemedânî’nin (k.s) bir kere sohbet meclisine iştirak edip adabını muhafaza ettiğinden dolayı Allah ona bu ikramı yaptı. Uzak yerlerden buraya Sâdât-ı Nakşibendi’nin sohbetlerini dinlemek maksadı ile gelmiş herkese Allah lütfu keremi ile bu ikramda bulunur inşallah.  Sizlerde gittiğiniz yerlerde onların nurunu yayar, hakikatini yayar, adeta bir miskü amber gibi etrafınıza o kokuyu yayarsınız inşallah.

            Resulü Ekrem (sav) “İnsan haramlar karşısında çok zayıftır. Lezzetleri acılaştıran ölümü çokça hatırlayın.” diyor. Bir insana bir yıl boyunca onlarca vaiz, onlarca âlim tavsiyelerde bulunsa mağfiret-i ilahiyeyi anlatsalar, ahiretle ilgili mevzuları bahsetseler, bir gencin karşısına nahoş bir hal ile haram bir kadın dursa, onun tesiri daha fazla olur. Onun için Resulü Ekrem (sav) “Ölümü çokça hatırlayın ki dünya lezzeti acılaşsın.” diyor. Ölümü akıldan çıkarmamak lazım. Resulü Ekrem (sav) “Nasihat olarak insana ölüm kâfidir.” der. Bir insan en yakınındaki insanın öldüğünü görüyor, cenazesini taşıyor, kabre bırakıyor. Kabir ki diğer âlemin merdiveni kapısı hükmünde oraya kadar götürüyor. Ama yine de bundan etkilenmiyor, kendine ders çıkarmıyor.

            İnsanın Allah nezdindeki konumunu hayatta iken bilmesinin yolu; dünyada iken nerede bulunduğunuz, nerede, nereye hizmet ettiğinize bakmak iledir.  Yani bir insan hayatı boyunca Allah onu dünya işlerinde çalıştırıyorsa bilmek lazım ki dünyanın hizmetkârı olan bu insanın Allah nezdinde nasıl bir kıymeti olabilir? Ama bir insan hayatının günün çoğunluğunu dünyaya hizmet etmek için değil de Allah’a hizmet için harcıyorsa Allah nezdinde hizmetin ölçüsü kadar kıymeti vardır.

Dünya Allah’ın nezdinde melundur. Allah ona lanet etmiştir. Allah’ın lanet ettiği bir şeye insan gidip hizmet ediyorsa o da lanete maruz kalır. Allah adeta onu kovmuş demektir. “Sen ne kadar vefasızsın. Ben senin için neler düşünürken seni hangi makamdan yaratmış iken sen gidip neye gözünü dikmişsin.” demektir.

Meşhur bir kıssa vardır. Zamanın birinde büyük bir sultan yaşar. Sultanın büyük bir sarayı vardır. Sultan bir gün ava çıkar. O sırada açlıktan ve kirlilikten adeta ölmeye yüz tutmuş bir köpek görür.  Vezirlerine emreder gidin o hayvanı o kirliliğin içinden çıkarıp saraya getirin, der. Sultanın o teveccühü karşısında vezirler hemen o hayvanı alıp temizlerler üzerine de ipekten çok kıymetli bir elbise geçirir, ayaklarına, boynuna ise altından ve yakuttan bir sürü mücevherat takarlar ve sarayda beslemeye çalışırlar. Bir gün sultan onu boynuna ipekten bir tasma takılı halde yanında ava çıkarır. Dışarı çıktığında bakar ki o hayvan yerdeki bir şeye göz dikmiş, sultanın tersi istikamete gitmekte… Ne kadar tasmasını çekse de gelmez. Meğer yerde bir kemik görmüş, gözü ona dikilmiş. Vezirler bu hale çok üzülürler, sultana ne yapacaklarını sorarlar. Sultan bir şey yapmayın, der ve hayvanın tasmasını elinden bırakır. Vezirler bu kez de şaşırırlar, siz onu burada bırakacak mısınız derler.  Sultan evet, der. Peki, üzerinde bu kadar bahşettiğiniz nimet var, onları almayalım mı? Hayır, almayın. Belki zaman gelir üzerindeki nimetleri görür. Bizi hatırlar da bir daha saraya gelir, der.

İşte insan da hakikaten bazen bir dünya kemiğine, Allah’ın onca lûtfu keremini, elinin tersi ile itiyor. Neuzibillah vefasızlık gösteriyor. Allah dostlarından ayrılmadığı için onların katında kıtmirlik ettiği için Allah bir köpeği köpeklikten çıkartıyor. Cennet ehlinin gittiği saraya onu da gönderiyor. Normal köpekler cennete girmezler. İnsan Rabbül Âleminin bahsettiği nimetleri Allahu Teâlâ ondan almaya kalkarsa gözü alır, kulağı, vücudu alırsa insanda acaba ne kalır? Yani ben diyen bir insana ne kalıyor. Hiçbir şey kalmaz. Ben diyecek hali takati kalmaz. Ama Allah insana böyle lütfu kerem ihsan etmiş; ona amel etme fırsatı vermiş ve insan o ameli ile cennete girebilir. Allah insana kendisini bulması, sevmesi için muhabbet vermiş. Bu muhabbet Allah’a verilirse, ahirette Allah ile beraber olma fırsatı vardır. Eğer biz nefsimize uyarsak, gözümüzü neuzibillah çöpteki bir kemiğe verirsek Allahu Teâlâ ipi elinden bırakır eski halimize döneriz.

           

İnsan kendine bakacak dünya Allah nezdinde hangi âlemdedir. Hayat boyu eğer insan Allah’ın lanet ettiği dünyaya hizmetkâr olarak çalıyorsa Allah katında hiçbir kıymeti yoktur. Allah’a hizmet ediyorsak onun için çalışıyorsak o çalışma da nimet vardır. Onun için hizmet etmek büyük bir nimettir.

Ve sallallahu aleyhi vesellem…

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.