Tövbe
Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.
İnsan hayatta olduğu müddetçe tövbe fırsatı vardır. Bu fırsatı bize veren Allah’a çok şükretmemiz gerekir. Nice insanlar var tövbeyi erteleyen, tövbesiz bir şekilde ahirete göç eden, imanını muhafaza edemeyen, ahirete götüremeyeceği dünya kazanımlarını dünyada bırakıp, imanını dünyada bırakıp müflis bir şekilde göç eden. Düşünün ki işlediği salih amelleri, imanını dünyada bırakıyor; Allah’ın verdiği bütün nimetleri dünyasına satıyor. Bunun karşılığında dünyadan alabildiği ise bir hayal, bir düşünce… Resulü Ekrem (s.a.v), “Beş şey gelmeden evvel beş şeyin kıymetini bilin.” buyuruyor. Bunlar; ölümden evvel hayat, ihtiyarlıktan evvel gençlik, fakirlikten evvel zenginlik, hastalıktan evvel sıhhat, meşguliyetten evvel boş vakit. İnsana verilen hayat, dünya hayatı elinden alınmadan ona verilen en büyük nimettir. Ömür bir ganimettir. Ganimet nedir? Bir insan mücadele eder, muharebe eder, bir savaş verir. O savaşta büyük bir cefa ve eziyet görür. Savaşın sonunda galip olursa ganimete ulaşır. İşte hayat bu ganimetlerden biridir. Hayatın içinde nihayetsiz hazineler saklıdır, kıymetini bilmek gerekir. Kıymeti nasıl bilinir? Tabiî ki ibadet ü taate sarf ederek.
Ganimetlerden bir tanesi gençliktir. İnsana verilen gençlik nimetinin içinde “ebedi gençlik” hazinesi mevcuttur. Her şey genç iken elde edilir. İbadet ve taate alışma süreci gençken kazanılır. İnsan dünyaya ihtiyar gelse idi alışma süreci zor olurdu.
Dünya muharebesinin arkasında nail olduğumuz ganimetlerden bir tanesi tövbedir. Tövbe öyle bir şeydir ki dünya kirliliğinin içine düşmüş bir insan, samimi bir kalp ile elini semaya kaldırınca Allah adeta bir yağmur bulutunu o insanın üzerine gönderir, onu kirlerinden temizler ve kendi huzuruna tertemiz bir şekilde alır.
Resulü Ekrem (s.a.v), “Her insan daha dünyada iken yarını için bir hazırlık içinde olsun.” buyurur. İnsanlar; gelecek sene için hazırlık yapar, sonraki seneler için hazırlık yapar. Yahut bir evden başka bir eve taşınırken hazırlık yapar. Bir memleketten başka bir memlekete giderken hazırlık yapar. Siz de dünya yurdundan ahiret yurduna intikal etmeden evvel kendiniz için hazırlık yapın. Daha dünyadayken, fırsat varken hazırlanın. Dünyada iken ahiret için, gençken ihtiyarlık için, boş vaktiniz varken dolu vaktiniz için, sağlıklı iken hastalığınız için, zengin iken fakirliğiniz için hazırlanın buyuruyor Resulü Ekrem (s.a.v).
Gençken yapılan ibadet ile ihtiyarken yapılan ibadet bir değildir. Gençlik bir vasıtadır. Süratli olduğunuz için, kuvvetiniz yerinde olduğu için maksudunuza, hedefinize ulaşmaya bakın. İleride kuvvetten düşünce ibadet, namaz, oruç, hizmet bunlarda gevşeme olacak, zaafa uğrayacak. Hazırlık lazımdır zira ahirete göç edince orada artık hiçbir çalışma fayda vermeyecek. Onun için büyüklerimiz; Allahü Teala’nın, Resulü Ekrem’in muhabbetinin kazanılmasına çok önem vermişlerdir. Yarın Resulü Ekrem’in (s.a.v) huzuruna çıktığımızda acaba bizi nasıl karşılayacak, diye düşünmüşler. Elbette Resulü Ekrem (s.a.v) bizi kendisine benzediğimiz ölçüde güzel karşılayacaktır. Düşünmüşlerdir ki “Rabbül Âlemin bizi nasıl affedecek?” Elbette en sevdiği zata ne kadar benzediğimize göre affedecek. İnsan O’na (s.a.v) nasıl benzer? Cismani benzerlik yani sünnetlere riayet etme, ibadet ve taatte ona benzeme; bunlar çok kıymetli ama bir de ruhun Resulü Ekrem’e benzemesi var. Peki, o benzeme nasıl? İnsan O’nu (s.a.v) çok sevmek suretiyle ilerler, O’nda (s.a.v) derinleşir ve nihayet kendisine ait hiçbir şey kalmaz, ruhu tümden O’na (s.a.v) dönüşür, O’nda (s.a.v) fani olur. Öyle ki üzerindeki beden elbisesi kalksa ruhun O’nda fani olduğu görülecek. İşte böyle bir sevgi… Yarın mahşer günü huzura çıkınca Allah Resulü’nün (s.a.v) ruhuna ruhumuz benzemiş ise elbette O’nun (s.a.v) şefaatine nail oluruz. O’na benzeyeni Allah affeder. Ümmetten O’na benzeyenleri Allah cehenneme atmaz. Tabi eğer muhabbeti kazanabilirsek.
Muhabbeti kazanabileceğimiz yol ise; şeriata riayet etmek, sünnete riayet etmek, ibadetlere dikkat etmek, helal ve haramlara dikkat etmek ve en önemlisi hizmete çok ehemmiyet vermekle olur. Zira büyüklerimiz farzlara çok dikkat ederlerdi, nafileleri dahi bırakmazlardı ama bununla yetinmezlerdi. Abdurrahman-i Taği (k.s) kendi halifelerinden gece ibadetine devam eden birine şöyle demiştir: “ Gece kalkıp ibadet ve taatle uğraşmak suretiyle geceyi ihya etmek, geceye hayat vermek çok önemlidir. Ama geceye hayat vermekten çok daha önemli bir şey vardır. O da gafil olan, kalpleri ölü olan insanlara hayat vermek. İçinde yanan ateşle onların kalplerini tutuştur, insanlar senden istifade etsin. Böylece kalplere hayat ver. Yaratıcı Allah’tır, sen bir vasıtasın. Allah senin kalbine bir şule yaratmış, bir nur yaratmış. O nuru paylaş. Senin böyle yapman gece yaptığın ibadet ile geceyi ve mekanı ihya etmenden daha hayırlıdır.” Çünkü insan birilerini ihya ederse esasen kendini ihya etmektedir. Böylece yenilenir, taptaze olur.
Cenabı Allah muvaffakıyet versin. Bizim istikametimiz peygamberlerin, evliyaların, müctehidlerin istikametidir. Kalbinize ne geldi ise haktır. İnsan yanlış bir istikamette ise kalbine gelen hiçbir şey hak değildir, sunidir, şeytanidir. Şeytani yoldan giden bir insan “Kalbim büyük bir hissiyatla coşuyor.” derse şeytandandır.
İnsan hizmete önem vermelidir. Bu yolda samimi olursak Allah, hem dünyamızı imar eder hem ahiretimizi imar eder. Dünyanızın imarını; “Büyük büyük binaları, sarayları sizin için imar eder.”anlamayın. Onlar da olur ama amaç o değildir. Yediğiniz bir lokma size öyle bir huzur verir ki dünyanız cennet bahçesine çevrilir. Bazen tersi olur; büyük binalar imar edilir ama onlar kişinin sırtında bir yük olur, dünyadaki bütün huzurunu kaybeder. Kişi o zaman Allah’a “Yarabbi! Şu sırtıma verdiğin dağlar kadar yükü al.”diye dua eder. Ama samimi olursak Allah kendi rızasını bahşeder, muhabbetini bahşeder. Hatta Şahı Nakşibend Hazretlerinin (k.s) ifadesince size bahşetmiştir bile. Muhammed Bahaeddin Nakşibend (k.s) buyuruyor ki: “Allah bir kulu severse onu sevdiği bir kulun huzuruna gönderir. Çünkü sevdiği zatın huzuru, hakikatte Allah’ın huzurudur. O zat, Allah’ın bir miratıdır, Allah’ı yansıtan bir aynadır. Sen bir mürşidin önünde diz çökmüş isen sana müjdeler olsun. Allah seni sevmiş ki seni sevdiğinin huzuruna sevk etmiş. Bundaki gaye ise seni kendi huzuruna çağırmadan evvel istiyor ki sevdiği zatın huzurunda edep göresin, talim göresin; sevdiği zatın istikametinde muhabbet elde edesin. Ki o vasıta ile Allah seni huzuruna çağırsın.” Hani bir sultan bir insanı kendi huzuruna davet edeceği zaman ona sarayın adabını öğretecek birini görevlendirir. Görevlendirdiği kişiye der ki: “Ona bu sofraya gelecek insanların büyük insanlar olduğunu bildirin. Eğer onda dünyaya ait bir koku varsa onu yıkayın, temizleyin. Ona edep elbisesini giydirin, tevazu elbisesini giydirin ve onu bu iki libasla sofraya getirin.”
Abdurrahman-i Taği (k.s) bir müridin mürşidine olan muhabbeti ilerler ve netice itibariyle Resulü Ekrem’in (s.a.v) sevgisine intikal eder. Sevgisi Allah’ın Resulü’nün sevgisine hamil olur. Onun doğumu gerçekleşir. Dokuz ay mıdır, dokuz yıl mıdır bilinmez ama büyüklere olan sevgi bir müddet sonra Resulü Ekrem’in sevgisini doğurur. Resulü Ekrem’in sevgisi Allah’ın sevgisine hamil olur, ondan da Allah’ın sevgisi doğar.
Allah yeryüzünde sınıf sınıf insan yaratmıştır. Herkes doktor olmaz, herkes alimu rabbani olmaz. Nasıl ki bedeni hastalanan bir insan tıp okuyup doktor olmaz. Ne yapar? Okumuş, alanında ihtisas sahibi olmuş bir doktora müracaat eder ve onun söylediklerini yapar, onu taklit eder. Herkes okuyamaz, okursa ne ala ama okuyamaz. Bu mümkün değildir. Bu yüzden ya onun söylediğine inanacağız ya da cahil kafamıza inanacağız. Hâsılı kelam bazıları okur alimü rabbani olur, veli olur, müctehid olur. Bize düşen onlara uymaktır. Meşayıhul ulemayı, Saadat-ı Nakşibendiyi (k.s), müctehid insanları, mukarrebin insanları taklit etmek zorundayız. Ya onlar gibi okuyacağız ya da onları taklit edeceğiz. Lakin herkes okuyamaz.
İnsanın iştigal ettiği şeylerle ilgili bilgileri öğrenmesi farzdır. Geri kalan meseleleri bilmek âlimlere lazımdır. Örneğin hac farzdır. Lakin daha hac yapabilecek güce sahip olamamış bir insanın hac ile ilgili bilinmesi gerekenleri bilmesi farz değildir. Ne zaman ki hac yapabilecek imkâna kavuşur işte o zaman hacca ait olan işleri bilmesi farzdır. Örneğin daha nisab miktarı malınız yoksa üzerinize zekât farz değildir. Ne zamanki zekât verecek kadar malınız olur işte o zaman öğrenmek farzdır.
Sohbeti dinleyenlerden bir kısmı kalben çok istifade eder, Allah onların kalplerini ihya eder. Herkes sohbette kalbi irtibatının ölçüsünce istifade eder. Sahabe-i Kiram’da öyle idi. Allah’ın Resulüne (s.a.v) olan muhabbetleri ölçüsünce O’nda (s.a.v) derinleşmişlerdi. O ölçüde yükselmişlerdi. Hz. Ebubekir (r.a.), “sıddık” idi, sadıktı. Allah’ın Resulü (s.a.v) ne derse “Amenna ve saddekna” derdi, o kadar. Kendisi ile Allah’ın Resulü (s.a.v) arasında akıl süzgeci, mantık süzgeci, enaniyet süzgeci yoktu. O (s.a.v) ne söyledi ise hemen tasdikler, kabul ederdi. Güvenilir bir doktor çıksa ve bedenimizin sağlığı konusunda bir şeyler söylese, tavsiyelerde bulunsa birçoğumuz hemen inanırız; aklımızın, mantığımızın süzgecinden geçirmeyiz. Ama şeytan ve nefis öyle bir oyun oynar ki Allah’ın velilerinin, evliyaların, Saadat-ı Nakşibendî’nin sözlerine inanmaz; cahil aklımızın, mantığımızın süzgecinden geçirir; onay verirsek uygular, onay vermezsek uygulamayız. Emin ve güvenilir, kendi alanında ihtisas sahibi bir doktor televizyona çıksa ve bir şeyler söylese herkes, onun tavsiyelerini akıl ve mantığına müracaat etmeden uygular. Ama bu sahada şeytan ve nefis bırakmaz. İşte; insan bu sahada da “Amenna ve saddakna” derse söylenen söz doğrudan kalbe iner. Kalbe inen şey kalpte hareketlilik meydana getirir. Muhabbeti ilahiye hamil olur, ihlâsa hamil olur. Kalp de aynı rahim gibi bir şeylere hamil olmaya müsaittir.
Gözler kalp için bir menfezdir, kulaklar menfezdir. Bazıları aşırı günah işler, Allah’tan uzaklaşır, isyan eder ve buna binaen Allah bu menfezleri kapatır, mühürler. O insan böyle olunca nesilsiz olur. Nesli tükeniyor. O insan yarın cennet hayatında kendisinin neslini kesiyor. O insan cennete ait olmuyor artık. İnsan cehennemde kendini buluyor.
Resulullah (s.a.v) buyuruyor ki: “Ben sizden gelen cefa ve eziyete katlanıyorum. Zira benim ecrimi, mükâfatımı veren Allah’tır.” Cefa, eziyet olabilir hizmetlerinizde, sabredin. “Ben Allah için buna katlanıyorum.”deyin, “Bir beklentim varsa Allah’tandır.”deyin, “Ya Rabbi, benden razı ol.”deyin.
“İlahi ente maksudi ve rızake matlubi” “Ya Rabbi! Yaptığım bütün işlerdeki amacım sana ulaşmaktır, ben seni arıyorum. Sadece maksudum sensin, talebim senin rızandır. Başka bu dünyada aradığım bir şey yok.” Allah bizleri bu sözlerde samimi eylesin.
- tarihinde oluşturuldu.