Tövbe Neye Benzer?

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdulillahi Rabbül Âlemin. Vesselatu vesselamu ala seyyidina Muhammedin nebiyyül ümmi ve ala alihi vessellem.

Allahu Teâlâ’nın rahmeti çok olmasına karşın insanlarda samimiyet yoktur. Allahu Teâlâ’nın rahmeti ise şöyledir: İnsanlar günah işleyip, keyiflerine bakıp lezzet peşinden, nefslerinin peşinden giderler. Allahu Teâlâ ise Peygamberler vasıtasıyla “Kulum benden umudunu kesmesin” buyurur. Ama kulun samimi olarak pişmanlığını arz etmesi gerekmektedir. Bizler samimiyet sahibi, gönül ehli kişiler olmadığımız için gönül ehlinin elinden tutup samimi bir şekilde Sâdât-ı Kirâm’ın tövbesi altında elimizi açarak şöyle söylemeliyiz: “Ya Rabbi biz elimizi açıyoruz ancak bizim samimiyetimiz, sadakatimiz yok.” Yani bu gönül çok kirlenmişse de Sâdât-ı Kirâm’ın elinin altında elini açmıştır. Kim ki bundan uzak durursa nefsine ne kadar da zulmetmiş olur.

Dünyaya gönderildikten sonra Allah’ı (c.c) tanımadan giden bir insandan daha bedbaht bir insan var mıdır? İşte ona şanssız denir. Altmış, yetmiş yıl boyunca Cenabı Allah’ın mülkünde, memleket diyarında, sarayında kalacak, verilen ikramın sahibini bilmeyecek, görmeyecek ve tanımayacak olan bu insandan daha bedbaht bir insan var mıdır? Mahlûkat arasındaki en şanssız ve bedbaht insan bu insandır. Mesela; altmış yıl boyunca fakir, aciz, bir lokma ekmeğe ihtiyacı olan biriyken bir saray sahibi geldi ve elinizden tuttu. Altmış yıl boyunca sultanlara yapılan ikramları yaptı ama siz bir an dahi onu tanımadınız ve bilmediniz. Bizim durumumuz da bu şekildedir. Yetmiş, seksen yıl boyunca verilen ikramı, lütfu, nimeti tanımıyor ve bilmiyoruz. Kesinlikle ve kesinlikle sizlere her an, her saniye bir nimet bahşediliyor. Aldığınız bir nefesi bir saniyede veriyorsanız bu demek oluyor ki sizlere her an, her saniye nimet bahşediliyordur.

Aldığımız nefesi Allah’a borçluyuz. Eğer Rabbül Âlemin istemezse nefesimizi alıp veremeyiz. Allah, ayet-i kerimede: “Kıyamette kesinlikle ve kesinlikle her nimetten sorgu ve suale tabi tutulacaksınız. Sizleri taş sınıfında, karanlık ve yokluk âleminde sizleri yaratmadım. Sizleri varlık âlemine getirdim. Varlık âlemi içerisinde sizden o kadar düşük mahlûklar var iken, milyarlarca sınıf var iken bu kadar sınıf içerisinde sizlere bir ayrıcalık olarak insanlık makamı bahşettim. Peki, siz nefesinizi nerede tükettiniz?” diyecek. Yani bunun bir sorgu suali olacak.

İnşallah insan tasavvuf ehli olup, niyetini halis tutup, kalbin hareketine çalışıp büyüklerin istikametinde giderse her saniyenin hesabını kolaylıkla verir. İnsan eğer “İlahi ente maksudi ve ridake matlubi (Ya Rabbi benim gözüm şuurum açıldı, Ya Rabbi her maksudun arkasında sen varsın, Ya Rabbi sadece ve sadece maksadım sensin.)” Yani bir bardak suyu yudumlarken, içerken yemek yerken oturup kalkarken “Ya Rabbi bu maksudun arkasında sen varsın, bunlar beni sana ulaştırmak için bir vasıta, bir vesile ve her rızanın arkasında sen varsın” der ise bu dairede hareket eden bir insan gece yattığında kalbi her zaman uyanık sayılır.  Yani her anını Allah’ın istikametinde harcamış gibidir.

İnsan samimi tövbe ettiği zaman günahları affedilir. Ama tövbe etmez ise, o simsiyah günahı ve kirlilikleri arındırmaz ise ikinci bir merhale devreye girer. Kabrin sıkması! Kabir insanın ruhundaki kirlilikleri çıkarma adına öyle bir sıkar ki, insanlar feryat figan içinde kalır.

İnsanın akıllı olması, tövbe kapısından, Sâdât-ı Kirâm’ın kapısından uzaklaşmaması ve Allah’ı bilen ve tanıyan Allah dostlarının izini takip etmesi gerekmektedir. Aksi halde insan kaybolur gider.

Tövbe büyüklerin kapısını tutma noktasında en büyük vasıtadır. Eğer bu kapı tutulmazsa bin bir can sıkıntısıyla sonuçlanır. Kabrin sıkmasının arkasından Resûlü Ekrem de (s.a.v) tesir etmezse yani günahı çok fazla ise ve ruhun en derin köşesine işlemişse cehennemin suyu ile milyonlarca yıl sürer. Eğer derinliklerinde iman varsa o, imana ulaştırılır sonra da cennete dâhil edilir. İmanını kaybetmişse oradan çıkış yoktur. Ama bir insan tasavvuf ehli ise onlar için güzel bir müjde vardır. Bakın bu hadise nasıl anlatılıyor? 

Resûlullah (s.a.v): “Cennet ehli cennete girmeden evvel orada vazifeli olan meleğe hazırlık için bir emir vermiştir. Cennet ehli geldiğinde bütün vazifeli olan melekler cennet ehlini karşılarlar. Taamın her çeşidi onlar için hazırlanır. Lakin o kadar hazırlığa rağmen cennet ehlinde bir durgunluğun, bir sükûnetin olduğu hadislerde yer alır. Allahu Teâlâ onlara iltifat eder. “Ey cennet ehli bu kadar nimeti gördünüz ama ben sizlerde bir heyecan, bir hareketlilik göremedim. Sizde bir durgunluk var. Bunun nedeni nedir? Yoksa bu ikramları, cenneti beğenmediniz mi?” Onlar: “Hâşâ Ya Rabbi ama biz dünyada iken size âşıktık. Sizi görmediğimiz için hayal edemediğimiz için de sıfatlarınızı tecelli ettiğiniz Resûlü Ekrem’i (s.a.v) gördük ve ona âşık olduk. Aşk sonra buradan da size sirayet etti. Ama Resûlullah’ı (s.a.v) göremediğimiz için de Resûlü Ekrem’in (s.a.v) birer parçası hükmünde olan Sâdât-ı Kirâm’ı gördük ve onlara âşık olduk. Biz burada Siz’in bahşedeceğiniz nimetleri görüyoruz ama Siz’leri göremiyoruz. Hâlbuki içimizden geçen şey bu değildir. Ya Rabbi sizi görmediğimiz, sesinizi işitmediğimiz cennet bizim için cennet olamaz. Cennet adeta bizim için bir zindana dönüşür. Bir yer ki maşuka ulaşılmaz, sesi işitilmez, görülmez o yer bizim için zindandır.” diyorlar. Allahu Teâlâ meleklerine; “Mademki öyle, o zaman gözlerinin önündeki beni engelleyen perdeyi kaldırın!” Melekler ise: “Ya Rabbi bu gözler dünyada baktı, günah işledi. Kirli olan bu gözlerin hak olan sizin zatınıza değmesine müsaade mi ediyorsunuz?” “Gözler kirlenmiştir ama dünyada iken tövbe suyu ile temizlenmiştir, perdeyi açın!” diyor Allahu Teâla.

Resûlü Ekrem (s.a.v): “Etrafta o kadar güzel, hiçbir dünya ehlinin görmediği nimetlerin olmasına rağmen, cennet ehlinin gözleri önündeki perdeler açılınca, Allahu Teâla’nın cemalinin yansımasını görünce bütün ehl-i cennet iradesinin dışında, bu güzelliğin karşısında secdeye kapandılar. O kadar muhteşem hâl vardı ki, insanlar dayanamayıp başlarını yere koydular. Allahu Teâlâ cennet ehlinin başını yere koyduğunu görünce; “Başlarınızı kaldırın burası itaat ibadet yeri değil, insanın ibadet edeceği yer dünya idi. Burası nimet ve mükâfatın yeridir” der.

Allahu Teâlâ onlara: “Ey ehl-i cennet verdiğim nimetlerden memnun musunuz? Resûlü Ekrem (s.a.v) ifade ediyor; onlar da; “Ya Rabbi şuan bizlere hiçbir ehli dünyanın dünyada iken gözünün göremeyeceği, kulaklarının işitemeyeceği, hiçbir beşerin aklına, hayaline gelemeyen nimetleri bahşettiniz.”

İnsan aklını başına alması lazım. Dünyada iken Allah’ı görmemiş, bilmemiş altmış yıl boyunca namazdan, Allah’tan uzak, sürekli haramların içerisinde bir gün tövbe etmemiş bir insandan daha bedbaht kim vardır?

İnsan şuna benziyor: Dünyada elinizde olmayan bir şeye gönül bağlamak ne kadar akıllı ve makul olabilir? Her şey akıp gidiyor, akıp giden adeta hayaller hükmünde olan bir şeye bir insan nasıl gönül bağlayabilir? Allah veriyor ama ondan sonra sizden alıyor. Fani olan bir şeye siz nasıl gönül verebiliyorsunuz? Onun karşısında baki, geçmişe akmayan, adeta kontrolü sizin elinizde olacak bir cennet hayatı var iken bir müddet sonra öleceğinizi bildiğiniz halde kendinizi de kaybettiniz. Zaten size verilen nimet geçmişe doğru akar. Bir müddet sonra varlığınız da elinizden gidecek. Bu şekilde nasıl faniye dalabiliyorsunuz? Önünüzde cehennem gibi Allahu Teâlâ’nın vaadi var. Haramları nasıl yapabiliyorsunuz? Haramları işlediniz, neden tövbe etmiyorsunuz? Nefsiniz sizin için bu güne kadar bir hayır istemediği halde, nefsinizden zarar gördüğünüz halde onu kendiniz için en büyük düşman bildiğiniz halde halen nasıl oluyor da nefsinizin elinden tutup ‘benim en sadık dostum’dur diyebiliyorsunuz? Akıl buna yetiyor mu? İnsan nefsini bir tarafa bırakacak. Hizmete gönül verecek. Neden hizmet?

İmam-ı Şafi (r.a): “Gönül bir merkezdir, orada beden, ruh kontrol ediliyor. Siz oraya hizmet ve güzellik adına bir şeyleri doldurmazsanız boşluğu da kabul etmiyor. Diğer taraftan sizin üvey, kötü kardeşiniz sizi yok etme adına kalbinizi bir sürü şey ile doldurur. Bunlar; dünya sevgisi ve dünya hazzıdır. Enaniyet belasını kalbinize sokar. Öyle virüstür ki, o her yerinizi istila eder. Allah ayette “Akıl etmez misiniz? Fani olan bir şeye nasıl da dalıp gitmişsiniz. Hiç en yakınınızı, anne veya babanızı ahiretin ilk basmağı olan kabir kapısına kadar götürmediniz mi? Ondan ibret almadınız mı? Yoksa siz oraya gitmeyeceğinizi mi zannediyorsunuz?”

Seyda-i Tağî (k.s) “Sizin Allah ile Resûlullah ile Resûlü Ekrem’in (s.a.v) varisleri olan en büyük kuvve bağ olan, irtibat olan sarsılmayan bir ip gibi muhabbet, dünya çalmıştır. Gidin dünyadan alın, o ona laik değildir. Dünya muhabbetinizi çalmasın. Çalıyor, eğer dünyaya karşı cansız, ruh sahibi olmayan, dünya güzelliklerini sevmiş ise cansız olan bir şeye gönül verdiyseniz gidin alın. Cansız bir şey aşkınızı yansıtamaz. O ölüdür. Ve hiçbir şey size ait olmaz. Gönül öyle bir şeye verilecek ki bütün bu mülkün sahibi olan Rabbül Âlemin ama Allahu Teala tabiat itibari ile insanı öle yaratmıştır ki insanın gözü önünde olmayan sesini işitmeden bir zaat olmadan Allah’a gönül bağlanması çok zordur. Zor olduğu için Allahu Teâlâ insan sınıfından aynası olacak Peygamberleri göndermiştir. O kanaldan Allah’a gidiliyor. Resûlullah (s.a.v) bu gün görülmediği için, işitilmediği için gönül bağlanmak çok zordur. O zaman Resûlullah (s.a.v)’ı yansıtan, manen onun ruhunu, onun boyasını taşıyan Sâdât-ı Kirâm’a gönül bağlamak lazım ki o kanaldan Resûlullah’a ulaşılabilinsin.

İnsanın mesuliyetlerinden birisi de sevmektir. İslamiyet Allah’ı ve Resulünü sevmeyi vacip kılmıştır. Evet, insan vacip olduğu için seviyor. Ama sevgi esasen böyle değildir. İşte onun içindir ki; görülmeyen, sesi işitilmeyen, dokunulmayan, hissedilemeyen bir zatı sevmek ve ona bağlanmak çok zordur. Onun için insanın hayatta olan bir mürşide intisap etmesi vaciptir.

Allahu Teâlâ muhabbetlerinizi arttırsın. Sâdât-ı Kirâm’a,  o kanaldan Resûlü Ekrem’e (s.a.v) oradan da nihai gaye hakiki maksut olan Cenabı Allah’a ulaştırsın. Allahu Teâlâ Kuran-ı Kerim’de “Allah, onlara zulmetmedi.” diyor.  Kesinlikle Allah zulmetmedi. Onlar kendi kendilerine, kendi nefslerine zulmettiler. İnsanın kendine zulmetmemesi gerekir.

Mesela küçük bir çocuğunuz var ve siz o çocuğa yüz defa “Evladım şu prize parmağını sokma” derseniz yüzüncüde muhakkak anlayacaktır. Veya tam tersi çocuk annesine “Az önce şu deliğe bir yılan girdiğini gördüm.” diye söylese anne cesaret edip de parmağını oraya sokmaz. Milyonda bir ihtimal de olsa hesabını yapar ve oraya parmağımı sokmaz. Çünkü söyleyen çocuktur ve çocuğun aklına da pek itibar edilmez. Ama %1 ihtimal de olsa düşünür. Peki, yüzbinlerce Peygamber bizleri ikaz ediyor. “Şu haramlara yaklaşmayın yoksa canınız çok acıyacak.” Yüzbinlerce peygamber, milyonlarca veli bizleri ikaz ediyor. Onun için Allahu Teâlâ gözlerimizi açsın.

Peki, iman ettiğimiz halde cennet cehennem hayatına ne kadar ihtimal veriyoruz? Eğer bizlere tesir etmiyorsa acaba bizde ne kadar iman var? İnşallah imanımız var ama belki de sorun, tesir ve iman olmasına karşın bizim insan olmamızdır. İnsan demek ne demek? Unutkanız, unutuyoruz. Onun için sürekli tezekkür ve tefekkür etmeye hacet var. O zaman küçük çocuktan daha berbat bir haldeyiz. Yani bunun bir önlemini almalıyız.

Gönlü boş bırakmamak lazım. Gönlü boş bıraktığınız anda, hareketsiz durduğunuz anda şeytan ve nefs o gönlü dünyevi pis şeylerle doldurur. O zaman kalbi boş bırakmamak gerekiyor. Resûlü Ekrem (s.a.v) sükûnet hali içerisinde, tembel, hizmetten uzak duran bir insanın mümin sıfatından olmadığını beyan eder. Bir gün sükûnet hali içerisinde duran bir zatın önünden geçmiş ama selam vermemiştir, dönüşte o zatın elinde bir çubukla yeri eşelediğini görünce ona; “Allah’ın selamı üzerine olsun” der. Niçin selam vermediğini sorduklarında; sükûnet halinin müminin sıfatı olmadığını söyler.

Hareket müminin sıfatıdır. O halde üç dört arkadaşınıza bir şeyler anlatmalısınız. Eğer anlattığınızın tesiri olmazsa o sizi ilgilendirmez. Siz, size düşen vazifeyi yapmış olursunuz. O halde ikinci defa anlatmak güzel bir üslup olacaktır. Hatta onu kandırma adına ne yapabiliyorsanız yapılmalı, onu dünyevi pis şeylerden uzaklaştırmalı, iyilik ve güzelliğe sevk etme için ne yapılabilirse yapılmalıdır. Yaptınız, yüz kere anlattınız ama tesiri yine olmazsa siz vazifenizi yapmış oluyorsunuz. Allah katında karşılığı muhakkak olacaktır.

Sizce Resûlü Ekrem (s.a.v) Ebu Leheb’in kapısına kaç kere gitmiştir? Kitaplarda yüzden fazla olduğunu görüyoruz. Ebu Leheb, her gidişinde O’nu azarlar, küçümser ve kapısından kovar. Fakat yüz adım yüzbinlerce makama denk gelmektedir.

Resûlü Ekrem (s.a.v) Hz. Vahşi’ye tövbe etmesi için kaç defa mektup göndermiştir? Hz. Vahşi, Hz. Hamza’nın katilidir ve Resûlü Ekrem’i (s.a.v) ciddi anlamda kalben yaralayan bir kişidir. Peki, Biz kimin ümmetiyiz? Resûlü Ekrem’in ümmetiyiz. Ümmet ne demek? Ümmet Resûlullah’ın (s.a.v) ahlak ve tabiatına benzemelidir. Benzemiyorsa ümmet olması da zorlaşacaktır.

Ahirete intikal etmeden evvel dünyada eserler bırakın. Esersiz öbür tarafa gitmeyin. En büyük eseriniz ise insan olsun…

Allah muvaffakıyetler versin, din dünyanızın yardımcısı olsun.

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.