Muhabbet Basamakları
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdulillahi Rabbül Âlemin. Vesselatu vesselamu ala seyyidina Muhammedin nebiyyül ümmi ve ala alihi vessellem.
Sâdât-ı Nakşibendî’ye (k.s), meşayıh-ul ulemaya baktığınız zaman bir mürşide intisab etmeden evvel ilmi anlamda çok zirvede insanlar olduğu görülür. İlimde, bilgide üstünlük sağlamış, bilginin en derin kaynağına ulaşmış, adeta kaynağın kendisi olmuşlardır. Fakat zahiri ilimle maksuda, hedefe ulaşılamayacağını bilmişler ve ilimlerini belli bir terbiye altına alabilmek için hal ilmine müracaat etmişlerdir. Hal ilmi yani kalp ilmi… Diğer ismi ise batıni ilim… Bu büyük âlimler zahiri ilimle kibre düşmemek, riyaya girmemek için; benliğin, enaniyetin, nefsin bir yemi halini almamak için batıni ilme talip olmuşlardır. Anlamışlar ki zahiri ilimle maksuda, Allah’a ulaşılamıyor. Sizler de bir kitaptaki bütün bilgileri hıfzetseniz bu bilginin belli bir terbiye altına alınması lazımdır. Çünkü o bilgi ile insan Allah’a ulaşamıyor. Neden? Çünkü zahiri ilim batıni ilimle terbiye edilmezse ölüdür.
Zahiri bilgi terbiye edilmemiş haliyle ölü olduğu için orada kibir yılanları, kibir kurtları bir müddet sonra doğuverir. Yani o ilimle insan, Allah’a ait olan kibir cübbesini adeta üstünde taşımaya başlıyor. Rabbül Âlemin ayeti kerimede mealen “Büyüklük benim şanımdır, onu kim giyerse kibriyle beraber onu cehenneme atar, yakarım.” buyuruyor. Onun için âlimlerimiz böyle bir tehlike karşısında zahiri ilimlerini nasıl terbiye altına alacaklarını düşünmüşler ve maksuda ulaşabilmek için hal ehline müracaat etmişlerdir. Batıni ilim vasıtası ile ruhlarını, kalplerini, bilgilerini terbiye etmişler ve ilimlerini Allah’a ulaşmada bir vesileye dönüştürmüşler. İlim sahipleri böyle yapıyorsa ilim sahibi olmayanların elbette ki batıni ilme müracaat edip ruhlarını, nefslerini terbiye etmeleri; Allah’a abd olma gayreti içinde olmaları daha çok gerekir.
İnsan “abd” olduğu zaman Rabbül Âleminin rubûbiyeti kendisine gerçek manada gösteriliyor. İnsan abd olmayınca, Rabbül Âleminin rubûbiyetini tam manasıyla kabul etmiyor. Kabul etmediği zaman da Rabbül Âlemin onu abd olarak kabul etmiyor. Peki, abd için ne vardır? Abd için kendine ait hiçbir şey yoktur, hiçbir şeye malik değildir. Her şeyi Rabbül Âleminden bilmesi gerekir. Abd demelidir ki “Ben hiçbir şeye sahip değilim. Mülkün sahibi benim rabbimdir.”demelidir. “Bedenimin, gözümün, aklımın maliki O’dur. Bunlar bende birer emanettir. Şayet Rabbül Âlemin bana kızsa, bana verdiği her şeyi benden alsa bende toz tanesi kadar bir şey kalmaz. Çünkü bana ait olan bir şey yoktur.” İşte bu şuur ile bu mülahaza ile insanın hayatını devam ettirmesi gerekir. “Benim efendim benden ne istiyor?” diye düşünmelidir ve bu istek istikametinde hayatını sürdürmelidir. Böyle yaparsa insan, ‘muttaki’ insanlardan olur. Muttakiler için ise Rabbül Âleminin müjdesi vardır. Hadis-i kudsi de buyurur ki: “Ben salih ve muttaki kullarım için ahirette hiçbir dünya ehlinin gözünün görmediği, kulaklarının işitmediği, hayaline gelmeyen nimetler hazırladım.”
Salih bir kul odur ki abdiyetinin farkına varsın, her şeyi Allah’tan bilsin, her şeyin sahibinin Allah olduğunu, kendisine verilenlerin emanet olduğunu, bu emanetlerin her birisinin maksuda ulaşma yolunda birer hizmetkâr olduğunu bilsin. Gözümüz, kulağımız bize hizmetkârdır. Neye hizmet ediyor? Ruhun Allah’a ulaşması, Rabbül Âleminin rızasını kazanmak için birer yardımcıdır. Bu nimetlerden sonra, bize verilmiş olan en büyük nimet ise Resulü Ekrem’dir (s.a.v). Resulü Ekrem’den (s.a.v) sonra ise Sadat-ı Nakşibendî’dir (s.a.v). Çünkü onlar kişinin terbiyesinde ona öğretmen olmaktadır. Şefkatli bir baba olan mürşid, Resulü Ekrem’den (s.a.v) sonra en büyük nimettir. Çünkü onlar Resulü Ekrem’in varisleridir. Nasıl ki Resulü Ekrem Allahü Teala’yı temsil ediyor, O’nun elçisidir; Resulü Ekrem’in sözü Rabbül Âleminin sözü gibi, emri Rabbül Âleminin emri gibi, nehyi Rabbül Âleminin nehyi gibidir. Saadat-ı Nakşibendî de (s.a.v) Resulü Ekrem’in (s.a.v) vekilidir. Bu nimetleri kullanma hakkını Allahü Teala kula vermiştir. Tasarruf insanın elindedir, iradesinin hakkını vermelidir. Dolayısıyla insan mesuldür, sorumluluk sahibidir. Size verilen bu nimetleri iyi yerde kullanırsanız maksudunuza ulaşırsınız. İyi yerde kullanmazsanız hem bu dünyada Allah’tan uzaklaşmak suretiyle azap çekersiniz hem de bu işin ahirette cezası vardır.
Örneğin ‘muhabbet’ sizin elinizdedir. Onu kullandığınız yere göre ya ceza alırsınız ya da mükâfat alırsınız. Beden, akıl, mantık, hepsi öyledir. Bir mümin Allah’a, Resulüne, ölüme iman etmiş ise; ölümden sonra dirilişe, haşra iman etmiş ise Allah’ın verdiği bu nimetleri dünyada israf etmez. Bir insan kendisine verilenleri sırf dünya için kullanırsa durumu şuna benzer: Serseri bir genç düşünelim. Kendisine muazzam bir servet bırakılmış. Bu genç sarhoş bir şekilde gece âlemine dalıp zevk-ü sefa peşine düşerek kendisine bahşedilen o sermayeyi tüketir ve sarhoş halde yaptığı bu işten de mağrur olur. Sizler şu dünyada Allah’ın verdiği o muazzam sermayeyi sarhoşça, heva ve nefsinizin arkasından koşarak harcarsanız, Allah’ı bilmezseniz, manevi bir sarhoşluk yaşarsanız, yarınınızı düşünmezseniz sizin haliniz işte o gencin haline benzer. Bu gecenin muhakkak bir gündüzü vardır. O gündüz geldiğinde bin bir pişmanlık yaşamak var, perişan olmak var.
Seyda-i Taği (k.s) buyurur ki: “Size verilen dakikalar, saatler, günler, aylar; bunların her birisi öyle değerli yakutlardır ki onları bu âlemde boşu boşuna, heva ve nefsin peşinde harcarsanız ömrünüz boyunca ağlasanız yeridir.” İşte böyle; bir gün değil, bir saat değil, bir dakikasını dahi kişi boşuna harcadığı zaman hayatı boyunca ağlasa yeridir. Saadat-ı Nakşibendî’nin Allah’a, Resulüne, ahirete olan inançları bu seviyededir. Her an Allah’ın huzuruna çıkacak gibiler. Ecel gizlidir; bir saat içinde mi, bir hafta sonrası mı, bir ay sonra mı belli değil. Böyle olduğu için Allah buyuruyor ki her an temkinli olun, her an tevbe-istiğfar içinde olun, kirli kalmayın. Tevbe ettiniz ama nefsinizden emin değilsiniz; inanıyorsunuz ki nefs sizi yarın bir daha aldatacak, bir daha günaha sevk edecek. Buna rağmen insanın tevbe etmesi lazımdır. Tevbe etti ve insan tekrar günaha girdi, yine tevbe etmesi lazım mı? Evet, lazım.
Tasavvufa giren bir insanın tasavvuf hazinesi içinde gözünü dikmesi gereken cevher, muhabbet mücevheridir. Hedeflediği şey, muhabbet cevherine sahip olmak olmalıdır. En zirve, en pahalı cevher, muhabbet cevheridir. Sahabe-i Kiram’ın (r.anhüm) başının tacı olan cevher, muhabbet cevheridir. Onların Resulü Ekrem’den (s.a.v) aldıkları en güzel cevher, muhabbettir. Muhabbet o kadar baha biçilemez bir cevherdir ki Seyda Fadlullah (k.s) “Muhabbet, mizana bırakıldığı zaman sevabı ölçülemez.”buyuruyor. Onun içindir ki Resulü Ekrem (s.a.v) Sahabe-i Kiram (r.anhüm) üzerinden ümmetine şu mesajı veriyor: “Kişi sevdiğiyle beraberdir. Kişi sevdiğiyle haşr olur.” Kalp bu dünyada kime meyletmişse, kimi sevmişse ahirette onunla haşr edilecek. Onun için Resulü Ekrem (s.a.v) buyurur ki “Kim bir kavme (topluluğa) benzemeye çalışırsa o, onlardandır.” Aynısı olmasına gerek yok, taklit etmekle de olsa kişi mübarek bir taifeye benzemeye çalışırsa onlardandır. Bir insan da kazandığı muhabbet vasıtasıyla muhabbet duyduğu kişiye benzemeye çalışır. Muhabbet, taklit ettirir. Muhabbet demek; müteşebbih demek, kendisini benzetmek demek. Bir insan, şöhret sahibi birini sevince onun fotoğraflarını duvarın dört bir yanına asar, hatta adını eline, göğsüne yazar; yapabilse kalbine bile nakşeder. Nakşibendî demek, Rabbül Âleminin adını, Allah lafzını elinin, göğsünün üstüne değil direkt kalbe nakşetmektir. Fotoğrafları duvara asmak değil de Resulü Ekrem’i (s.a.v), Saadat-ı Nakşibendî’yi (k.s) muhabbetle kalbine resmetmek demektir. Muhabbet bunu gerektirir. Muhabbetle birlikte böyle bir benzeme kime oluyorsa siz onlardan sayılacaksınız. İnsan; mübarek, nurani bir taifeye muhabbet vasıtası ile benzerse Resulullah’ın (s.a.v) müjdesine binaen o kişi onlardandır. Muhabbet öyledir ki insan seviye seviye benzemeyi bırakır benzemeye çalıştığının aynısı olur. Kişi sevdikçe tabiatı, hali, karakteri değişir; ruhu değişir. Ruh değiştikçe ruh-u muhammediye dönüşmek suretiyle onda fani olur. Ama bir ehli tasavvuf evvela üstadını sever, üstadına karşı olan bu muhabbetle karakteri onun karakterine dönüşür, ahlakı onun ahlakına dönüşür. Onda fani olur. İkinci fasıl, Resul de (s.a.v) fani olur. Üçüncü ise asıl maksut, gaye, hedef olan Rabbül Âlemin de fani olur. Dolayısıyla insan benzemeyi bir kenara bırakır. İrade onun iradesine dönüşür, arzu onun arzusuna dönüşür. Hülasa kendine ait hiçbir irade, arzu kalmaz. Onun hoşnut olduğu ne ise kişi de ondan hoşnut olur. İşte bu ‘fena’ demektir. Bu muhabbetin zirvesidir. Seyda-i Taği (k.s) buyurur ki: “Biz ait olan bir sevgi yoktu. Bize ait olan bir küskünlük yoktu. Zira hepsi Gavs-ı Hizan’ın (k.s) elinde idi. Yani biz, bize ait olan ne varsa ona vermiştik. Onda fani idik. Onun arzusu bizim arzumuza sirayet ediyordu. Onun muhabbeti bizim muhabbetimize sirayet ediyordu. Onun buğzu bizdeki buğza sirayet ediyordu.”
Muhammed Diyauddin Hazretleri de (k.s) buyurur ki: “Bu mübarek taifeyi sevmek suretiyle insanın kazancı şudur; insan bu mübarek taifeyi sevdikçe o sevgi, Resulü Ekrem’in (s.a.v) sevgisine dönüşür. Resulü Ekrem’e (s.a.v) olan sevgi de Rabbül Âleminin sevgisine dönüşür.” Diyelim ki iki dost vardır, siz bunlardan birini tanıyorsunuz, diğerini tanımıyorsunuz. Tanıdığınıza karşı aşırı bir muhabbetiniz var. Fakat sizin sevdiğiniz kişi kendi sevdiği zatı henüz sizinle tanıştırmamış. O, sizin onu sevdiğinizden daha çok diğerine âşık, hayran. Sizin muhabbetiniz ona karşı arttıkça o sevdiğiniz kişi size gelip diyor ki “Senin bana olan bu hayranlığın benim hayran olduğum zata nispeten o kadar sönüktür ki. Senin gözün açıldı. Şimdi seni benim hayran olduğum zatla tanıştırayım. Bu sefer kişi hayran olduğu zatı iyi tanıdığı için onun hayran olduğu kişiye karşı hayranlığı had safhaya çıkıyor. Bu hayranlık en son Resulü Ekrem’in (s.a.v) hayran olduğu Allahü Teala’ya karşı duyuluyor. Esas gaye de Rabbül Âlemindir. Başta insan bir mürşide hayranlık duyar, mürşidi Resulü Ekrem’e (s.a.v) veyahut kendisine Resulü Ekrem’i (s.a.v) aksettiren kendi üstadına karşı hayranlık duyar. Sonra üstadı bu müridin hayranlığı, muhabbeti artıp da artık her şeyi görmeye başlayınca onun elinden tutar Resulü Ekrem’i (s.a.v) ona seyrettirir. Nereden seyrettirir? Kendi cemalinden ona seyrettirir. Resulü Ekrem’i gören, hayran olan insan da Allah’ı görmeye başlıyor. Allah muhabbetlerinizi artırsın. Tasavvuf hazinesinin içinde en baha biçilmez olan cevher muhabbettir. Sahabe-i Kiram’da gördüğümüz budur.
Onlar Allah Resulüne (s.a.v) âşıktılar. O muhabbet sayesinde süratle Rabbül Âleminde fani olmuşlardır. Bu nimeti Allah’ın biz vermesi için gayret içinde olmamız gerek, hizmete ehemmiyet vermek gerek. İnsan hizmet ederken vesvese boldur, cefa ve eziyet çoktur. Lakin sonucunda verilecek mükâfat düşünüldüğünde cefa ve eziyete katlanmaya değer diyorum. Mesela dünyada bir insanın bir saat cefa çekmesine karşılık kendisine on tane köşk verilecekse buna değer mi? Değmez; çünkü o hayaldir, fanidir. Ama Allahü Teala insana hizmet etmek suretiyle ahirette baki kalacak, kendisinin mülkü olacak bir hayat ve o hayat içerisinde bin bir nimeti bahşedecek. Buna karşın insan cefa ve eziyet görmüşse ne olur? Cefa ve eziyete değmeyecek şey dünya adına yapılan işlerdir. Allah için olan cefa ve eziyet, aslında cefa ve eziyet değil büyük bir zevk ve nimettir. Onun için tasavvuf ehli olan “Ya Rabbi; verdiğin her şeye hamdolsun, verilen şey ne olursa olsun.”der. Verilen şey cefa ve eziyet bile olsa.
İnsan geçmişini şöyle bir tefekkür ettiği zaman en güzel, en lezzetli anlarının hizmette geçirdiği zamanlar olduğunu görecektir. Düşünün bir kere dünya için aldığınız lezzetler bugün hayalinizde var mı, yok mu? Anlık lezzetlerdir onlar. Oysa muhabbetle, ihlâsla yapılan ibadetler ve hizmetlerle geçirilen anlar en değerli, en lezzetli anlardır. Velev ki içinde cefa ve eziyet bile olsa. Rabbül Âlemin bunun karşılığında ahirette dünya ehlinin hayaline bile gelmeyecek nimetler hazırlamıştır.
Cemaat olma gayreti içinde olmak gerekir. Cemaat ne demektir? İnsan gittiği yerde bir arkadaş bulsun, tevbelerine vesile olsun, hatmesini yapsın. Örneğin siz ibadeti bir başınıza yapınca Allah size bir verir. Ama siz birilerinin namazına, tevbesine, hizmetine vesile olduysanız cemaat oldunuz demektir. Böyle bir şeye insan vesile olduğu zaman tıpkı namazın cemaatle kılınınca sevabının çok olması gibidir. Elbetteki tasavvufta da böyledir. İnsan beş kişiye vesile olduysa beşinin ameline ortaktır. Hizmetlerinize ehemmiyet edin, bunların hatırına Allah bizi affetsin. Hizmet edersek Allahü Teala muhakkak verir. Ciddi olursak, samimi olursak, niyetimizi halis tutarsak, riya için yapmazsak; Allah rızası için, Resulü Ekrem’in rızası için, Saadat-ı Nakşibendî için yaparsak Allahü Teala bu çalışmayı, hizmeti samimi bulur. Allahü Teala o kalbi de doldurur.
Allah muvaffakıyetler versin, din dünyanızın yardımcısı olsun.
- tarihinde oluşturuldu.