Öyleyse Allah’a Koşun!

Seyda-i Tağî (k.s) Resûlü Ekrem (s.a.v) hakkında hat safhada kitap okumuş, Gavs-ı Hizanî’ye (k.s) intisâp etmiş; Ondan beslenmiş hülasayı kelam Resûlü Ekrem’i (s.a.v), Ondan hâsıl olan bütün iç ve dış amellerini âdeta Gavsı Hizan’ın (k.s) vitrininden, onun penceresinden bakmak suretiyle Allah Resulünün bütün hâline çok iyi vâkıf olmuştur. Dolayısıyla o hâlden ciddi anlamda müteessir olmuş, Ondan istifade etmiş ve o istifadeyi başkalarının istifadesine arz etmiştir. Böyle bir zat şu şekilde bir ifade kullanır: “Allahu Teâlâ’nın insana yaşam bahşetmesi, O’nun çok büyük bir ikramıdır; hayat bahşetmek, canlılık…

Bu hayat bahşetmenin içerisinde zaman bahşetme, zaman kavramı vardır. Hayat içinde bahşedilen zaman sermayesi doğuracağı neticeler açısından o kadar kıymetlidir ki bir dakika israf edildiğinde, bir dakikalık vazifelendirilen mesainin dışında harcanıldığında, bir dakikalık gafletle geçirildiğinde Allah’tan bîhaber, yani bir dakika ki içinde Allah’ın (c.c) mülahazası, Resulü Ekrem’in (s.a.v) mülahazası ve Resulü Ekrem’in (s.a.v) varislerinin mülahazası olmayan bir dakikanın, bir saatin gitmesi... Bu bir dakika, bir saat bu şekilde gaflet ile geçtiği zaman bir Müslüman “Eyvah ben ne yaptım, ben bir daha bu bir dakikayı nasıl elde edeceğim?” diye yaşamı boyunca ağlasa azdır. O kadar kıymetli bir şeyi kaybetmiştir. Buna mukabil bu insan kendisine bütün dünyaları satın alacak büyüklükteki bir elması, yakutu kaybetmesinden çok öte bir şeyi kaybetmiştir.

İnsan, “Acaba Rabbül Âlemin ben hangi hatayı işledim de beni kendi huzurundan kovdu.” veyahut namaz kılmazsa her gün bir insan beş dakika bu huzura kabul edilirken “Acaba ben hangi hatayı işledim de Allah (c.c) beni kendi huzuruna kabul eylemedi, o huzurdan kovdu” der ve o bir dakikalık an için tövbe istiğfar eder. Tabii bu büyük insanların makamıdır esasen. Ama şimdi sıra bize geldiğinde ben günün içindeki bir dakikadan bahsediyorum. Şimdi bizim durumumuz nedir? Belki Allah’ın (c.c) bahşettiği hayat, hayatın içindeki zamanın yarısından fazlası gafletle geçiyor. Bunun için acaba ne kadar ağlamak lazım? İman zafiyetimiz mi var, biz yarın Allah’a (c.c) hesap vereceğiz. Siz sadece kılmadığınız namazın hesabını vermeyeceksiniz. Size verilen her şeyin hesabı sual edilecek. Şu an dil konuşuyor. Allah (c.c) dile diyecek: “Ey dil! Sen bu insanın hizmetini yaptın. Seni yaratılış amacının dışında kullandı mı kullanmadı mı?” Dil: “Yarabbi beni nahoş şeyler ile kullandı. Ben şahsen şikayetçiyim.” diyecek. Cismin böyle bir hesap vermesi olduğu gibi, cismin altındaki devasa âlemin hesabı da apayrı zordur. “Ey gönül söyle bakalım, bu insan seni hangi işlerde kullandı? Ey aşk sen söyle bakalım…” Demek ki İslamiyet hayatınızı, dakikalarınızı, saniyelerinizi; her yeri kuşatıyor.

Resulü Ekrem (s.a.v), Hazreti Ömer’e (r.a): “Ey Ömer Allah’ın muhabbeti, Resulullah’ın muhabbeti malından, canından, makamından, evladından, iyalinden hepsinden daha sevgili olmaz ise iman edilmemiştir demek.” der. Bu sadece onlara mahsus bir durum değil size söylüyor esasen. Çok mu zor? –Evet, zor ama mecbursunuz. Elinizde seçme hakkınız yok. Neye mecbursunuz? -Malın esaretinden sıyrılmaya mecbursunuz. “Fe firrû ilâllâhi” “Allah’a firar edin!” deniliyor ayet-i kerimede. O hapishanelerden Allah’ın (c.c) rahmetine firar etmek mecburiyetindesiniz. Firar etmek… Hapisten firar etmek… Bir hapiste değilsiniz, hapis içinde bir hapis hayatından Allah’a (c.c) ve Resulüne (s.a.v) firar etmek zorundasınız. Mal, mülk, evlat, iyal… Hazreti Ömer (r.a) hepsinden firar eder ama can deyince “Ya Resulullah (s.a.v) henüz edemedim.” der. Müsaade edilince bir müddet sonra kendinden Allah Resulü’ne (s.a.v) firar eder. “Allah Resulü (s.a.v) artık imanın tamdır.” der ve firar edince güneş görünmeye başlanır, o karanlık hapishanenin içinde, esaretin içerisindeyken tam görünmez.

Nakşibendîlik Hazreti Ebu Bekir Sıddık’tan (r.a) gelir, diğer tarik Hz. Ali’nin (r.a) kanalından gelir. Resulü Ekrem (s.a.v) Medine-i Münevvere’de iken Ashabın kapıları Ravza’ya açılı iken, hangi kapıdan girilirse o kapı Ravza’nın merkezine götürür ama Resulü Ekrem (s.a.v) emreder: “Tüm kapıları kapatın!” Ravzanın merkezine giden iki koridor serbest bırakılır, biri Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın (r.a) diğeri Hz. Ali’nin (r.a) kapısıdır. Resulü Ekrem (s.a.v): “Ebu Bekir Sıddık’ın (r.a) sizin üzerinizde olan fazileti çokça namaz kıldığından değildir, çokça oruç tuttuğundan değil, çokça sadaka verdiğinden değil. İçinizde oruç tutmakta ondan daha ziyade, namaz kılmakta onu geçen, tasaddukta belki onu geçecek olanlar vardır. Fazileti bundan kaynaklanmıyor. Belki kalbine inen bir şey: Muhabbet, fedâkârlık, mahcubiyet, Resulü Ekrem’e (s.a.v) tam bir ittiba. Ben ve Ebu Bekir Sıddık (r.a) iki yarış atı gibiyiz, yarışan iki at gibi. Adımımı atıyorsam o adımını atıyor, kendine hiçbir şey bırakmamıştır.” der.

Bakın zahirde maldan, mülkten tümüyle feragat ettiği gibi batında da bu böyledir. Hissiyat adına bir şey bırakmamıştır. Onun için Seyda-i Tağî’ye (k.s) Gavs-ı Hizanî’ye (k.s) karşı duyduğu muhabbet sorulduğunda cevaben: “Biz o kadar muhiptik ki hissiyat adına kendimizde hiçbir şey bırakmamıştık. Hissiyatımızı emanetin sahibi olan Gavs-ı Hizan’ın (k.s) eline vermiştik, yani onun gönlü nasıl atıyorsa bizim gönlümüz ona göre atıyordu.” der. Mesela Mektubat’ta der ki, “O, birisine karşı muhip olsa idi, gönlü o tarafa kaysaydı bizimki de kayardı; gönlü birisinden uzaklaşsaydı bizimki de uzaklaşırdı. Nabzımız, onun nabzıyla atardı. Cisimlerimiz her ne kadar ayrı olsa da ruhumuz birdi ve ruh, ruh-i Muhammed’i (s.a.v) idi lakin cismimiz farklıydı. Giydiğimiz beden libası farklıydı. Düşünsenize Allah insanı öyle bir yapıda yaratmış ki verilen manevi hissiyatları bir şeyin üstüne vermek suretiyle onda fâni olma Fenâ-fiş-şeyh üstadında fâni olma, o kapının arkasından bir üst merhale: Fenâ-fir-resul. Bir düşünün Fenâ-fillah, Allah’ta fâni olmak.

Hadis-i kudside Allahu Teâlâ der ki, “Kul nafile ibadet yapmak suretiyle bana öyle bir hat safhada yaklaşır ki onun gören gözü, işiten kulağı, konuşan dili olurum.” Dünyada da öyledir: İnsan günah işleye işleye, devam ve istikrar etmek suretiyle hiç nedamet duymadan ve istiğfar etmeden yaptığı şey kalbine işlenir, tövbe-istiğfar fayda vermez; âdeta günahlarda fenâ olur, ruh şeytanlaşır; en aşağı makama iner. Bir yönüyle şeytan hakkın iddiasında bulunanların dürüst ya da yalancı olduklarının ispatı için imtihandır. Nefs imtihandır. Nefsi küçümsememek lazım, nefsin hilelerinin, tuzaklarının telkinleri insan üzerinde çok tesirlidir. “Kul e'ûzü birabbinnâs. Melikinnâs. İlâhinnâs. Min şerrilvesvâsilhannâs.” “De ki: Allah’a sığınırım. Neyden? Ancak Allah’a sığınmak sizi bu şeyden kurtarır. Min şerrilvesvâsilhannâs “Vesvese veren şeytanın şerrinden”, “Ellezî yüvesvisü fî sudûrinnâs. Minelcinneti vennâs.” “İnsî cinin ve insî şeytanın vesvese ve telkinlerinden ve insan ruhuna ettikleri tesirin etkisine kalmaktan de ki ben Allah’a (c.c) sığınırım.” Bu kadar kuvvetlidir. Resulü Ekrem (s.a.v) der ki: “Ya Rabbi kendi inayetinden, kuvvetin tesirinden uzaklaştırıp beni kendi kuvvetimle bırakıp şeytan ile nefsim ile göz açıp kapayıncaya kadar baş başa bir saniye bırakma. Çünkü ben benimle kalırsam nefsim bana zarar verebilir.” Bu talim makamındaki sizler için söyleniyor. Arkanızda manevi bir kuvveye sığınmazsanız nefsinizin kuvvesi sizi bir hamlede yutup götürür. İsterseniz dünyanın en akıllı insanı olun. Onun için nefs terbiyesinde tasavvufa iltica etmek lazım. Akıl, mantık bir yere kadardır. Aklın, mantığın ışığı tamam ama ruhani bir ışık olmadan aklın ışığı yetersiz kalır ve yolu size bulduramaz.

Zamanımızı imkân ölçüsünce Resulü Ekrem (s.a.v), Sâdâtı Nakşibendî hayat mesaisini, en kıymetli anlarını nerede harcamışlarsa orada harcayacağız, orada istimal edeceğiz. Kendimizi emin olunan bir yere, sâdâtın eline teslim edeceğiz. Tabii sadece o sâdât insanın üstadı olmuyor, Allah Resulü (s.a.v) başta olmak üzere Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) ve diğer hepsi teslim edilen o zatın ruh ve kalbinde tasarruf etmeye başlar.
Biz bize kalınırsa biz kendimize zarar veriyoruz. Allah bizi bize bırakmasın çünkü dışarıda kendimize zarar verdiğimiz kadar bize daha zalim, gaddar, düşman yoktur. Elimizden gelse rahatça iki elimiz boğazımızı sıkar öldürürüz ama onu yapmıyoruz, ahiretimizi harap etmeye çalışıyoruz. İnsan sürekli nefsini besliyor ve bu beslenilen nefs gittikçe büyüyor. Öyle büyüyor ki insanın o devin karşısında bir karınca kadar kuvveti kalıyor artık. İnsan boyunun bin katı büyüklüğünde, sürekli beslenmiş muazzam bir dev yılanın karşısında insanın cismi ve kuvveti ne kadar olabilir. İnsan ancak manevi bir kuvveye sığınırsa nefsle mücadele edebilir.
İnsan, bir kabre sokulmuş ve kabrin etrafında yılanlar var ve üzerine tonlarca beton dökülmüş gibi, ölmüş ama diğer ölülerden farklı ayakta geziyor. Ama kalp ve ruh ahiret adına hiçbir emare taşımıyor. Hizmetinize ehemmiyet verin. Hizmet edilirse hayat adına bir şey de yapmamış olsanız sizin bıraktığınız eserler yaşadığı sürece siz öbür tarafa da intikal etseniz yeryüzünde âdeta sürekli size akar olabilecek, işleyen muazzam devasa bir işyeri bırakmış gibisiniz. Dünyadan ayrılsanız dünyayla bağınız kopar ama insanın bıraktığı en kıymetli, kutsal eser insan eseridir. O yaşadığı sürece ve o da başkasına âdeta manevi bir hayat (namaz, tövbe, istiğfar, tasavvuf) bahşettiği sürece ve kıyamete kadar devam ettiği sürece sanki siz yeryüzünde yüzbin yıl amel, ibadet, tövbe ve istiğfar ile yaşamış gibisinizdir, bundan büyük bir şey yoktur. Onun için hizmete ehemmiyet etmek lazım.

Hâlinize dikkat edin, âdabınıza dikkat edin, Temsil etmeye dikkat edin. Temsil o kadar zor bir şey değil, en rahatı ve hoş olanıdır. Dini temsil etme adına size “Kulağınızı, gözünüzü, burnunuzu, vücudunuzu delmek, saçınızın yarısını tıraş edip yarısını tıraş etmemek suretiyle vazifenizi temsil edeceksiniz.” denilse o daha zor olacaktı. Ama güzel olanı, fıtratınıza muhalif olmayanı; fıtratınıza uygun olanı temsil edin denildiğinde nefs insana zorlaştırıyor. Ya tam tersi size söylenseydi âdeta her yerinizi delip küpeler takmak, saçlarınızı kazımak ki şu anlarda olduğu gibi. Allahu Teâlâ size merhamet ediyor, önünüze ne kadar güzel, hoş bir şey seriyor. Allah (c.c) “Firar edin!” diyor. Kimden firar edin? Dünyadan. Peki, dünya nedir? Dünya hizmetçi ise ondan daha güzel bir hizmetkâr yoktur. Sizin hizmetçinizse. Ama dünya bir kere size efendi olduğu zaman siz onun esiri iseniz ondan daha zalim yok ve Allah (c.c) firar edin diyor. Allah’a (c.c) sığının, diğerlerine efendi olun diyor. Bundan daha hoş bir şey var mı?

Kaç kişi varız burada tahminen? Dört yüz kişi şu an var diyelim. Elhamdülillah hepsi ehli muhabbet, ehli ihlâs. Elhamdülillah Allahu Teâlâ nasip etmiş. Birisinin çıkıp da ben bugüne kadar denenmemiş bir yolla sizi Allah’a (c.c) götüreceğim demesiyle çıkılan bir yol değil. Denenmiş, netice kazanılmış ve muazzam dereceler kazanılmış. Denenen bu yol göründü ki en kısa yol, en selametli yol. Binlerce gavsın, binlerce kutbun, ebdallerin yolu ki Hz. Ebu Bekir Sıddık’a (r.a) dayanır. Selmani Farisi, Cafer-i Sadık… Böyle bir yola, böyle bir anlayışa, programa, ilkeye, sisteme riayet edildiğinde Allah’a (c.c) ulaştıran en kısa yol. Tesir noktasında da en etkili yoldur. Hâlin düzelmesinde de en kısa zamanlı, en hoş yoldur. Zira muhabbet ile yapılan, sevgiyle yapılan hiçbir şey cefa vermez, hepsi lezzetlidir. İşin içinde muhabbet var, nefse acı verme yok. Nefse tat verme var. Böyle bir yolda, meşrepte arkadaşlar azim etseler vefat etmeden Allah’ın (c.c) huzuruna çıkmadan zira Rabbül Âlemin sual edecek, “Sana iman bahşettim, imanı hakkıyla tebliğ edip tesir ettin mi etmedin mi?” Bunun hesabı var, en büyük hesap bu zaten. Yoksa dünyevi bir fakir vardı dünyevi bir sıkıntısını giderdim -o da var- ama uhrevi bir sıkıntı, bir adamın ebedî bir hayatı söz konusu. Cehenneme gidecek. Sen o noktada ona yardımcı oldun mu? Cehennem… Cehennem kadar önemli bir mesele var mı? Açlık ona nispeten ne ki? Açlıktan ölmek… Bu dört yüz arkadaş her birisinin iki arkadaşı muhakkak vardır. O iki arkadaşına tesir edebilir, sorumluluğunu yerine getirebilir, fedakarlık gösterebilir, Allah (c.c) için bir fedakarlık.

Resulü Ekrem (s.a.v) Ebu Cehil’in kapısına defalarca gitti ve her defasında ayrı bir üslupla, ayrı bir nezaketle gitti. Ebu Cehil’e “Ey Ebu Cehil Putlara tapma, bunlar yaratıcı değil Allahu Teâlâ (c.c) var. Beni de senin imanın için görevlendirdi, ben bir vasıtayım. Allaha iman et.” dedi. Ebu Cehil her defasında kovdu. En sonunda Ebu Cehil: “Ya Muhammed (s.a.v), herhalde ben senden kurtulamayacağım. Benden ne istiyorsun? Allah’a (c.c) iman etmiyorum. Eğer dediğin gibi Allah (c.c) varsa öbür tarafta şehadet edeceğim: Allah’ın Resulü Hz. Muhammed (s.a.v) kapıma geldi, vazifesini yerine getirdi.” diyeceğim. Biz de gitsek, davet etsek çok lezzetli bir şeydir bu. Niyetinizi taze tutun. Allah (c.c) sizi o an görüyor, Resulü Ekrem (s.a.v) hâlinize vakıf oluyor, şahit oluyor. Allahu Teâlâ muvaffakiyetler versin. Arkadaşlar ehemmiyet etsin. Bakın ülkemizde sıkıntılar var, bu tür şeylerin kaynağı İslam ve iman zafiyetidir.

Vallahi büyüklerin himmeti o kadar büyük ki sen tek başına kalsan kendini taşımaktan aciz kalırsın. Zira benim gördüğüm şey şu: Hakikaten bazı arkadaşlar büyüklerin kuvvesiyle, himmetiyle, bereketiyle destekleri o kadar aşikâr gözüküyor ki; hizmeti, insanları, insanların dertlerini öyle taşıyorlar ki hâlleri âdeta bir karıncanın bir dağı kaldırmasına benziyor. Herkes der ki bu karıncanın kuvveti karıncadan kaynaklanmıyor, manevi bir güç ona geliyor yani manevi bir el o karıncanın o yükü kaldırmasına engeldir. Siz de inşaAllah büyüklere olan muhabbetiniz, teslimiyetiniz, rabıtalarınız tam olursa insanlara olan tesir, kuvvet sizden olmaz onlardan olur. Onun için Hazret (k.s) bazılarına “Gidin, irşad edin.” dediğinde onlar dediler ki, “Bizde bir güç, kuvvet yok. Biz nasıl söyleyeceğiz insanlara?”, Hazret dedi ki, “Siz gidin, kuvvet sâdâtın himmet ve bereketiyle olur. Hâliniz bir bal arısı gibi arının yaptığı bütün fazilet maharet o bal peteğini inşa etmesi, peteğin içine balı bırakmasıdır. Bu olay, arının aklından kaynaklanmıyor arıya verilen ilhâmat ile yapılıyor. Sizin hâliniz ilhâm ile hareket eden bal arısı gibidir.”
Ve sallallahu aleyhi vessellem…

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.