BU ZÂTLARI GÖRMESEYDİK KİTAPLARDAN İMANI, AŞKI NASIL HİSSEDECEKTİK?
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vessalatu vessalamu ala seyyidina Muhammedin nebiyyül ümmi ve ala alihi vesellem.
Büyük bir zâtın bir müridi vaaz verir. Ahiret muhasebesinden uzunca bahsedince o zât müridine der ki “Vaiz efendi, sen ahiret muhasebesini çok uzattın. Allahu Teâlâ abdini bu kadar uzun hesaba çekmez.” Vaiz hayretle “Olur mu efendim? Hadis var, kitap var…” der. O zât müridine “Hayır, öyle değil. Allahu Teâlâ abdine sadece bir şeyden sual edecek ‘Ey abdim! Hayat boyu ben hep senin içindim; her şeyi senin hizmetinize arz ettim, her şeyi senin için yarattım. Bunlar benim kontrolümde idi. Peki, sen ne için var oldun? Kimin için yaşadın?”
İnsanın Rabbül Âlemine karşı olan tevekkülü ve teslimiyeti tam olması gerekir. İnsan, üzerindeki o muazzam yükü Allah’a verirse, Allah’a havale ederse rahat eder. “Hasbünallhu ve ni’mel vekil” Allahu Teâlâ ne kadar hoş, güzel bir vekildir. Allah bize her şeyi ile kâfidir, yeterdir. Bizim neye ihtiyacımız olursa, neye ihtiyacımız varsa Allah’a sığınacağız. Çünkü arzular nihayetsiz, istekler nihayetsiz, hacet ü ihtiyaç nihayetsizdir. Bunca ihtiyacın küçük bir cismi, küçük bir aklı, küçük bir mantığı vardır. Bütün bu şeyleri yerine getiren ve onca sıkıntıyı, belayı ve musibeti gideren Allahu Teâlâ’dır. Biz Allah’a sığınacağız. İnşallah bu şekilde rahat edeceğiz. Allah hakkınızda ne takdir ettiyse o olacaktır. Ne bir milim ötesine ne de bir milim gerisine ulaşamazsınız.
Dünya hayatı boş ve geçici… Allahu Teâlâ’nın sizin için hazırladığı başka bir hayat var. Siz kendinizi ona hazırlayın ve onun için bir kazanım içinde olun. Hayat zaten her şekilde geçecektir. Geçmez mi? Geçer. Allah dünyayı eksik yaratmıştır. Burası keyif, zevk ve sefa yeri değildir. Herkes onun için mutsuzdur. Allahu Teâlâ “Keyif, zevk, lezzet ve hayalleri bulacağınız yer ahirettir.” der.
Allah ile, Resûlullah (s.a.v) ile, Sâdât-ı Nakşibendî (k.s) ile münasebetleriniz, alışverişleriniz tam olursa burada da hayatı cennete çevirebilirsiniz. Burası da sizin için bir cennettir ve cennete dönüşsün inşallah. Çünkü biz cennet nimetlerinden besleniriz. Allah’ın velileri, cennet nimetleridir. Onların lafızlarını, sohbetlerini, kelamlarını dinlemek; havalarını teneffüs etmek cennet meyvelerinden beslenmek gibidir.
Seyda-i Tağî (k.s), Nurşin’de medfun bir zâttır. Onun, hayata gelmesi ile o bölgeye muazzam bir nur doğmuştur. Hayatına baştan sona kadar bakıldığında onun devasa bir kamet olduğu görülür. O, devasa bir abidedir. Yani adeta bir kaynaktır! O kaynaktan hep veliler, abdallar, gavslar, kutuplar, müceddidler akmaktadır. Yani onun kalbinden kim beslenmiş, kim avuçlanmışsa velayet hep oradan hep onun çeşmesinden gelmektedir. Seyda-i Tağî (k.s), böyle devasa bir kamet ve büyük bir zâttır. Lakin hayatı pek çok cefa ve eziyetle geçmiştir. Hizmet etmiş ve bu süre içerisinde çok ciddi suikastlara maruz kalmıştır. Onu öldürme teşebbüsünde bulunmuşlardır. Dönemin insanları onun hizmetinden ve irşadından rahatsız olmuşlar. Öyle ki bazen altı ay evinden çıkamadığı bilinmektedir. Yani kendini eve kapatmak zorunda kalmıştır. Fakat o hiçbir an, belki bir saniye bile hizmetinden ve irşadından geri kalmamıştır. Çünkü dünya adına kaybedeceği hiçbir şeyi yoktur. Dünyalık hiçbir şey bırakmamıştır. Gönlünde dünyaya hiçbir bağlılığı yoktur. Sonrasında Allahu Teâlâ dünyayı bütünü ile ona serer. Hizmetine aks eder. O, kalben “Ya Rabbi! Senin dışında benim maksudum yok. Ben sadece seni isterim.” demiştir. Onun hayatını okuduğumuz zaman müridliğin ne anlama geldiğini, yani gerçek manasını görebiliyoruz. Teslimiyetin ne olduğunu onun hayatından öğrenmeye çalışıyoruz ve biliyoruz. Tasavvuftaki teslimiyetin, hakiki imanın, hakiki İslam’ın ne olduğunu eğer Seyda-i Tağî (k.s) olmasa idi veya -küçüklükten beri- onun zürriyetinden Seyda’yı (k.s) görmese idik, yani o çeşmeden yetişen büyüklere biz gözümüzle şahit olmasaydık, bilemeyecektik. Biz teslimiyetin ne olduğunu bilemeyecektik.
Muhabbet ne demektir? Kitaplar muhabbetten bahseder. Ama insan yaşamadan, görmeden, hissetmeden böyle kitabi şeyler sadece bir fotoğraf olarak insanın zihninde canlanır; fakat içine girmez. Kitap böyle bir şeydir. Kitabı okursunuz, okursunuz lakin o muhabbeti anlamak değildir. Okuduğunuz şeyin veya bazı fotoğrafların zihninizde canlanmasıdır. Anlamak; bildiğiniz şeylerin kendi içinize yerleşmesi demektir. Tabiatınıza fıtratınıza yerleşmesidir. Öyle bir yerleşir ki; o şey sürekli tekrar ede ede adeta fıtratınıza dönüşmüştür ve onu artık sorgulamazsınız. Mesela; hayatınızın içinde bir sürü lüzumsuz, adeta artık fıtratınıza mal olmuş, sorgulamadığınız şeyler gibi… Sabah kalkarsınız kahvaltıda bir şeyler yerken çay içersiniz. Niye çay içiyorsunuz? Neden sorgulamıyorsunuz? Çünkü fıtratınıza yerleşmiştir. Çünkü böyle bir ortamda yetişmişsinizdir, sorgulamıyorsunuz. Sabah kalkarsınız filan şey yaparsınız, sorgulamıyorsunuz. Hayatınızın bir parçası halinde işlemektedir. Sorgulama yok! Büyüklerde ahiret hayatı, hayatlarında ruhaniyetlerine yerleşmiştir ve ruh bedene ağır basmıştır. Onlarda esas olan ruhtur. Bedenin cismani arzu ve istekleri ikinci planda durur. Bunlar ruha öyle bir yerleşmiş ki mevcut cismani fıtratınıza yerleşip adeta sizin için sorgulanması muhal olandır. Sorgulamazsınız ve yaparsınız. Bu onun gibi bir şeydir.
Büyüklerde hakikaten müridlik kavramı, muhabbet kavramı, teslimiyet kavramı, itikat kavramı, ahiret inancı had safhadadır. Mesela ben Seyda’yı (k.s) gördüm; Seyda (k.s) da üstadını görmüştür. Üstadının dizinin dibinde oturmuş, ondan beslenmiştir. Hep onunla oturmuş kalkmıştır. Hayalinde, fikrinde, düşüncesinde hep o vardır. Dolayısı ile onun hayatına tesir eden şey üstadıdır. Üstadı da kimi görmüş? Hazret’i (k.s). Hazret (k.s) de Seyda-i Tağî’yi (k.s) görmüştür. O kimi? Seyda-i Tağî (k.s) de Gavs-ı Hizan’ın (k.s) dizinin dibinde yetişmiş, hayatında olmuştur. Gavs-ı Hizan (k.s) kimi görmüştür? Seyyid Tâhâ’nın (k.s) dizinin dibinde oturup onun hayatında olmuştur. Gavs-ı Hizan’ın (k.s) hayatındaki yegâne zât Seyyid Tâhâ (k.s) olmuştur. O kimi görmüştür? Mevlana Halid-i Bağdadî’yi (k.s).
Böylelikle silsile kopmadan Şah-ı Nakşîbend’e (k.s), Hasan-el Basri’ye (k.s), gelir. O kimi gördü? O da sahabeyi gördü. Sahabe, Hz. Ebubekir-i Sıddık’ı (r.a), Hz. Ebubekir-i Sıddık ise Resulü Ekrem’i (s.a.v) görmüştür. Yani hayatlarının içinde adeta birbirlerinin içerisine girmiş bir hayat vardır. Tabi en üst makam sahabe, sonra tabiin, ondan sonra tebe-i tabiin. Silsile adeta bir akım gibidir. Bir elektriğin, bir üst trafonun elektrik akımı gibidir. Adeta bir prize takılmıştır ve iç adeta ondan faydalanmıştır.
İşte Seyda-i Tağî’de (k.s) öne çıkan unsur hakikaten de had safhada olan muhabbeti idi. Adeta akıllarda hayranlık uyandıracak, akıl ötesi bir muhabbeti vardı. Hasan-el Basri (k.s), tebe-i tabiinlere -o dönemin mümin ve Müslümanlarına- der ki “Şayet siz sahabeyi görmüş olsaydınız, onlara (haşa) deli diyecektiniz; onlar sizi görselerdi, (haşa) sizin imanlarınızdan şüphe edeceklerdi.”
Niçin deli? Yani dünyevi kıstaslar vardır, akıl ve mantık için kârlar vardır. Onlar dünya kıstaslarına muhalif hareket ediyorlardı. Yani dünyanın kaide ve kurallarına çok muhalif hareketleri vardı. “Siz onlara deli derdiniz.” demektedir. Çünkü Resulü Ekrem’e (s.a.v) canı ile, malı ile, evladı ile olan bağlılıkları vardı. Dünya kıstasları açısından Hasan el Basri (k.s) “Siz deli diyecektiniz bunlara.” der.
Aradan asırlar geçmiştir. Fakat biz sahabenin hayatındaki bu bağlılıkları Seyda-i Tağî’de (k.s) görmekteyiz. Mesela Gavs-ı Hizan’ın (k.s) ocağında, evinde hizmet ederken evladının vefat haberini almıştır. Eşine yazdığı taziye mektubunda “Evladımın vefatı Gavs-ı Hizan’ın (k.s) bir tasaddukudur.” demiştir. Dünyevi kıstaslar açısından bu biraz bize ters gelebilir. Seyda-i Tağî (k.s), kalbinde dünyevi hiçbir şeyi bırakmamıştır. Bütünü ile bir teslimiyet hâlindedir. O akşamdan sabaha kadar dünyanın fizik kanunları açısından adeta tersidir. Örneğin akşamdan sabaha kadar kar ve fırtınanın içinde üstadının kapısında rabıtaya dalmıştır! Öyle bir dalmak ki; ayak parmağının koptuğunu fark etmemiştir…
Mesela Hazret (k.s), mesela Hz. Ali (r.a) de öyledir. Bir gün Hz. Ali’ye (r.a) bir ok saplanır. Okun saplandığı yerden çıkartılması çok zordur. Çünkü okun başında ucu var ve çıkardığınız zaman insanı çok perişan eder. O dönemde ise onu uyuşturacak bir şey yok. Hz. Ali’ye (r.a) “Biz bunu çıkartacağız.” derler. Hz. Ali (r.a) “Ben birazdan Allah’ın huzuruna duracağım, o esnada siz oku çıkartın. Siz oku çıkartırken ben bir şey hissetmeyeceğim.” der. Hz. Ali (r.a) namaz, der. Çünkü namazda çok derin bir rabıta vardır. Orada Allah sizi çağırır ve siz onun huzuruna çıkarsınız, “Ya Rabbi! Ben sana ibadet ederim.” dersiniz. Bu orada adeta fiziğin çok ötesine geçmektir.
Hazret (k.s) ise Rus muharebesinde cephede mücadele ederken yanında bomba patlar. Doktorlar Hazret’e (k.s) elini kesmeleri gerektiğini ama çok da acı vereceğini söylerler. O dönemde de uyuşturan madde yeni çıkmış ve içinde de alkol vardır. Şeyh Alaaddin (k.s) Hazret’e (k.s) “Onu sürsünler mi? İçerisinde içki, alkol vb. var.” der. Hazret (k.s) “Hayır, buna hacet yok, kolumu kesiyorlarsa kessinler. Alaaddin bana Resûl-i Ekrem (s.a.v) ile alakalı beyitler varsa oku. Ben onun öncesinde sana işaret vereceğim. İşaret verdiğimden bir iki dakika sonra kesin! Ben o esnada zaten burada olmayacağım, siz de kesersiniz.” der. Peki, nerede olacak? Belki Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) bizzat huzurunda olacak. O anda bir beyit okurlar, Şeyh Alaaddin (k.s) Resûl-i Ekrem (s.a.v) ile ilgili beyitleri söyler. Beyitler, şiirler, kasideler okur. Muhabbet o anda Hazret’te (k.s) had safhada oluşur. O âleme geçmeden evvel işaret verir ve bir iki dakika sonra keserler; Hazret (k.s) farkına dahi varmaz.
Hakikaten büyüklerden muhabbet nedir, hakiki müridlik nedir, bunu çok iyi anlıyoruz. Yani eğer biz bu zâtları görmeseydik; kitaplardan imanı, İslam’ı nereden öğrenecektik? Balın kapağını açmayıp parmağını daldırmayıp tatmayan bir insan; kitapta bin defa bal, bal, bal diye okursa balın ne olduğunu nasıl anlayacak? En basit bir balı anlaması mümkün müdür?
Kitap; iman, iman, iman ya da bal şöyledir, şöyle lezzetlidir, tadı şöyle hoştur der ise hayatında balın tadını tatmamış bir insan ne anlayacak? Muhabbet şöyledir, şöyle güzeldir. Aşk böyledir, şöyledir… Nedir Aşk? İşte aşkın tarifi yoktur. Tarifi varsa da belki biz biraz bir şey anlayalım diye kitaplara yerleşmiştir ama bugüne kadar aşkı kimse tarif edememiştir ki.
Aşk nedir? İşte bir müridin üstadına bakarken gözlerindeki olan o şey, o parıltı aşktır. Bakın anlarsınız!
Teslimiyet nedir? Teslimiyet, gidin ehl-i teslim insanlarla oturun kalkın anlarsınız. İşte teslimiyet odur.
Aşk nedir? Kitaplardan ne anlayacaksınız? Bende yok diyorsan anlaman için git aşk sahibi insanlarla ile oturup kalk!
İhlâs nedir? İhlâsı kitaptan nasıl anlayacaksın? Git ihlâs sahibi insanlarla oturup kalk. Belki anlarsın.
Tasavvuf, iman, İslam yüzde yirmisi fizik ile oluşur. Beden kısmı namaz nasıl kılınır, el nasıl kaldırılır. Yüzde sekseni ise metafizikle… Metafizik, yani hâl nedir? Ruhani âlemdir. Yani derin ruh âlemidir. Çünkü insan Allah ile bir ruhani münasebet içinde olan ruhani bir varlıktır. Yüzde seksen insanın marifet-i ilahidir. Allah korkusu, Allah’a muhabbeti, Allah’a karşı olan ihlâsı... Dinimizin yüzde sekseni budur. Yüzde yirmilik bir kap oluşturur, onun kılıfıdır. Namaz bir kılıftır, oruç bir kılıftır. Yüzde seksen bir kılıf içinde mevcuttur.
Aşk nedir? Bir aşığın bir maşukuna baktığında gözünden çıkan pırıltıdır, oturuşudur. Bilmek istiyorsa, gitsin öğrensin. Gittiğinde inşallah ne olur? Ondaki o hâl yüzde seksen, doksan oluşur. Kanaatimce sürekli kitap okumuş, balın lezzetini, balın tarifini okumuş; fakat balı tatmamış bir insan, Allahu Âlem hizmette önde gidenlerinizle oturup kalksa gözüne bir şeyler ilişir. Oradan bir tat alır; tamam anladım, der. O zaman lezzeti kadar iman alır.
Tattığınız zaman bir şeyin lezzetini alacağız. Lezzet aldığınız zaman iştahınız olacak, iştah olunca her yerde onu aramaya başlayacaksınız. “Ne kadar hoş, lezzetli bir şeymiş. Benim geçmiş günlerim ne kadar boşa gitmiş. Ben böyle dünyevi, pis lezzetlerin arkasından gidiyorum, hâlbuki bu lezzetin yanında hiçbir lezzet yokmuş. Geçmiş günlerim, senelerim hep beyhude gitti.” diyeceksiniz. Onun için Seyda-i Tağî (k.s) Gavs-ı Hizan’ı (k.s) görünce geçmiş günlerine “Eyvah! Kitaplardan, şuradan, buradan hep aradığım şey buradaymış. Çok geç kaldım.” der.
Allahu Teâlâ muvaffakiyetler versin. Hâlimizi düzeltsin. Biz bu halde olunca namaza da oruca da koşarız. Allahu Teâlâ kalbe girmeden, O’nun aşkı kalbe girmeden olmuyor; ama aşkı da kalbe direkt girmiyor. Allahu Teâlâ aşkını Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) kalbine indiriyor, o da Hz. Ebubekir-i Sıddık’a (r.a), o da Selman-ı Farisi’ye (r.a)… Bu öyle bir aşktır ki; bu silsile yoluyla kıyamete kadar uzanan, asırlar sonrasına uzanan ve oraya kadar da tesir edecek müthiş, devasa bir aşktır. Ve herkese de yetebilecek bir aşktır. Kimsenin şüphesi yok. Hâşâ teşbihte hata olmasın. Diyelim ki bir trafo var. Bu trafonun öyle müthiş, devasa bir akımı var ki dünyanın bir ucundan diğer ucuna kadar uzanır ve orayı da aydınlatır. Sesini oradan oraya kadar ileten o kablolar vasıtasıyla veya manevi görünmeyen bir iletişim vasıtasıyla o asırdan bu asra ve bu asırdan kıyamete kadar herkesin kalbine sesini işittirecek vasıtalarla devasa, muazzam Allahu Teâlâ’nın seçtiği Habibullah (s.a.v)!
Allahu Teâlâ muvaffakiyetler versin. Allahu Teâlâ hâlimizi düzeltsin, hizmetimize de ehemmiyet edelim inşallah. Hazret (k.s) çok büyük bir zât. Öyle bir zât ki, biz onu hizmetlerinden biliyoruz. Kendi dönemlerinden bugün ve kıyamete kadar onların bereketi ile korunabiliyorsa ve onların çeşmesinden hep veliler, gavslar, kutuplar, abdallar, müceddidler akıyorsa ne kadar muazzam bir çeşme olduğunu anlarız. Mesela Hazret’in (k.s) on, on beş gün içerisinde evladı, sonra torunu Şeyh Cemaleddin, daha sonra da kedisi vefat eder. On, on beş günde bu devasa zât ve oğlu vefat etmiştir. Tabi âlem oraya akıyor, Nurşin’e akıyor. Çünkü onların döneminde kalpler fethedilmiş, her yer fethedilmiş. Orası velilerin çeşmesi olmuştur. Velilerin ittifakı ile; hacca gidemeyen Nurşin’e, o zâtların ziyaretine gitsin denilmiştir. Yani insan o zâtların ziyaretine gittiğinde orası ikinci hac olarak görülmüştür. Ve hakikaten öyle…
Bugün onları ruhani temsil eden elhamdülillah bu hizmetimizdir. Yani hizmet; bugün Hazret (k.s), Seyda-i Tağî (k.s) şu an buradadır. Çünkü ruhani hizmet nerede ise oradadır. O büyüklerin yanındadır. Hacca gidemeyen oraya gidiyordu. Adeta ikinci bir hac olarak görülüyordu. Şimdi bu iki zât yani Hazret (k.s), oğlu ve torunu vefat edince Hazret’in (k.s) hanımı kalkıp o âlemi dağıtır. “Sizin burada ne işiniz var? Üçüncü günden sonra taziye bitti, çadırları kaldırın.” der. Niçin böyle dediğini sorarlar. “Hayır, bizim taziyemiz bitti; hizmete başlıyoruz. Herkes hizmetine baksın, esas olan Allah’ın dinini, hizmetini yaymaktır. Biz hizmetimizi edeceğiz.” der. Adeta oradaki bütün müridlere, ulemalara, herkese “Gidin, cephedeki muharebenize devam edin, fethedin.” der.
Allahu Teâlâ inşallah hizmetinizi daha da pekiştirsin. İnsanların irşadını size daha da nasip etsin. Ve bilin ki; yaptığınız şu hizmet, şu irşad, şu cihat zahiri cihattan bin kat daha ötedir. İnsanların namazlarına, niyazlarına, tövbelerine vesile olmak; zahiri bir muharebede, bir cephede savaşmaktan çok daha ötedir. Çünkü Resûl-i Ekrem (s.a.v) buna “cihad’ül-ekber” der. Bu en büyük cihattır. Diyelim ki bir yerde kâfir var. Oraya gidip bu insanın ıslahı için çalışmak, hidayetine vesile olmak, namazına, niyazına vesile olmak; kötü ahlakını bertaraf etmek… Yapılan bu cihat zahiri bir cihattan, muharebeden bir milyon kat daha ötededir. Sevabı, derecesi büyüktür.
Hazret’in (k.s) döneminde onlar bu büyük cihadı yapmışlardır. Zemin, ortam müsait ve onlar da yapıyorlardı. Tabi şartlar çok zor. Baskı yapılıyor vs. Ama ne oluyor? Ruslar, kâfirler memlekete girip memleketi işgal etme teşebbüsünde bulununca Hazret (k.s); onun sevabından da mahrum olmamak için talebelerini, evlatlarını, saliklerini, müritlerini toplar ve o savaşa giderler. Bu sefer de zahiri muharebe yaparlar, onu da terk etmezler. Kardeşi şehit olur. Kendisinin kolu şehit olur. Hülasa bir sürü talebe vefat eder. Tabi bu küçük cihattır. Büyük cihadın yeri biraz daralmıştır ama yine de terk etmezler; hatmelerini de, sohbetlerini de yaparlar, ilim tahsili de yaptırırlar. Allahu Teâlâ muvaffakiyetler versin inşallah. Bize dua edin. Rabbül Âlemin din dünyanıza versin. Allah yardımcınız olsun…
Ve sallallahu aleyhi vesellem…
- tarihinde oluşturuldu.