BİLMEK Mİ, HİSSETMEK Mİ?
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbil âlemin vesselatü vesselamü ala resulina nebiyyil ümmi ve alihi ve sahbihi ve sellem.
Eski büyük âlimler evlerinde ayaklarını uzatıp oturmazlardı. Çünkü kendilerinde her an çalınma ihtimali olan büyük bir hazine vardı. Teslimiyet, vefa, aşk; bunlar muazzam birer cevherdir. Nasıl toprağın derinliklerinde belli cevherler vardır. İnsanın kalbinde de bu tür cevherler mevcuttur. Bunları muhafaza etmek çok zordur. İnsanın kalbinin her an işgal edilmesi söz konusudur. Kalbi işgal edecek büyük güç ise nefs ve şeytandır. Dünyada da büyük güçler vardır. Yer altı zenginliği olan yerleri fitne fesat içine sokup, vesveseye düşürüp karıştırmak suretiyle işgal ederler. Amaç ise oranın yer altı zenginliklerine sahip olmaktır. İnsanın ruhunda, kalbinde muazzam cevherler vardır. İşte, eskiden İslam âlimleri de kendilerini irşad edecek, kendilerindeki bu cevherleri ortaya çıkartacak ve o cevherlerin teslim edileceği bir mürşid ararlardı. Onun için icap ederse memleket memleket, diyar diyar, bazen de ülkeden ülkeye karış karış gezer; kendilerinde var olan aşkın, muhabbetin, teslimiyetin sahibini ararlardı. Ta ki o mürşidi, o maşuku bulana kadar. Hatta tasavvufta icap ettiğinde ayaklarına çelikten ayakkabı giyip ömrünün son nefesine kadar aramak esastır, bulana kadar.
Abdurrahman-ı Taği Hazretlerinin (k.s) halifeleri ile ilgili şöyle bir kıssa anlatılır. Bitlis diyarında meşhur bir dağ vardır. Abdurrahman-ı Taği’nin (k.s) nuru o dağa kadar gelmektedir. Bu nur esasen bütün dünyayı kaplamaktadır. O civarın halkı kendisinden istifade etmektedir. Şeyh Abdülhakim ve birkaç arkadaşı, onlar da o nurdan istifade etmek, kendilerindeki emanetleri sahibine vermek için yola çıkarlar. Çünkü emanetleri muhafaza etmek zordur, nefs ve şeytanın her an işgal etmesi söz konusudur. Allah muhafaza, kalp işgal edilirse kalbin derinliklerindeki cevherler ortaya çıkarılır ve nefsin eline geçerse insanın kendini kurtarması çok zordur. Şayet öyle olacak olursa gözler önüne Allah’ın vahdaniyetini gösteren binlerce mucize tezahür etse görmez. Göz kör olmuştur artık, mühürlüdür, görmez. Kulak işitmez, kalp hissetmez. Onlar da böyle bir işgalden korktukları için yola çıkarlar. Yolda Bitlis’e varmadan gece olmuştur. Gece vakti Şeyh Muhammed Kührevi’nin (k.s) dergâhına uğrarlar. Geceyi orada geçirip sabah kalkarlar. Sabah kalktıklarında ikisi de aynı denebilecek rüyalar görmüşlerdir.
Şeyh Abdülhakim ve arkadaşı… Onlar ki Nurşin’i kasd ederek yola çıkmışlardır ve Abdurrahman-ı Taği’ye (k.s) intisap etmek istemektedirler. Rüyada kendilerini geçici olan şu âlemin rahminden kabrin rahmine intikal etmiş görürler. Kabrin rahminden de berzah âlemine intikal ettiklerini görürler. Orada Hz. Âdem’den kıyamete kadar gelen bütün insanlık surun üflenmesiyle aynı anda kabirlerinden kalkarlar. Kabir âleminden berzah âlemine, o âlemden o âleme… İnsanın kaybolmasıyla, ölmesiyle kendi âlemi de kaybolur. Var olanlar için âlem hala mevcut. Bizimle beraber dünya, kâinat ölür, başkaları için hala vardır. Allah her bir insan için ayrı bir âlem yaratmış. Rüyayı görenler berzah âleminde uyanırlar, şaşkınlık had safhada. Her şey çıplaklığıyla gözler önüne serilmiş. Sebep sonuç ilişkileri orada yok. Allah sebepsiz bir şekilde yaratır, dolayısıyla her şey Allah’a dayanır orada. Sebep perdesi, vasıtası yok. Allah Teâlâ’nın “ol” demesiyle oluverir orada her şey. Dolayısıyla oradaki doğum anne-babanın vesile olduğu bir doğum değildir. Herkes şaşkındır, Rabbül Âleminin rubûbiyetini görmüşlerdir. Herkes o an ayılır ve “eyvah” der.
Orada muhasebeler görülmeye başlar. Muhasebe sonunda insanın ebediyen ya kaybı ya kazancı söz konusudur. Kazanma öylesine bir kazanma değil, kayıp da öylesine bir kayıp değil. Endişe had safhada. Burada herkes; dünyadayken aşkı ilahiyi biriktirmiş, Allah nezdinde kıymetli, dolayısıyla Allah’ın kendisine şefaat yetkisi verdiği insanlara müracaat eder. Yalvarış, yakarış had safhada, ızdırap had safhada. Güneş çok yakın bir mesafeye gelir ama insan buhar olup uçmaz. Çünkü oradaki insanın kimyası ve mahiyeti farklı. Buhar olup uçması lazımken uçmuyor. Bu rüyayı gören iki zat, Şeyh Muhammed Kührevi’yi (k.s) görürler, onun eteğini tutarlar. “Kurban; sana sığındık, ne olur yardım et.” Şeyh Muhammed Kührevi (k.s), aşk ve muhabbetine binaen verilen yetki midir bilinmez, bu iki zatı o ahvalin şiddetinden, ızdırabından kurtarır. Sabah uyanan bu iki zat kendi kendilerine şu kanaate Kührevi (k.s) imiş. Bu hazineyi, cevheri ona vereceğiz.” Zaman kaybetmek de istemezler. Çünkü her an bir işgal söz konusudur. Kalbin işgal edilip Allah’a ait olan bütün kapıların kapatılması ihtimali var. Orada katliam, muharebe söz konusu. İman yıkılacak, kalpteki İslam yıkılacak; kalpteki aşkı ilahinin, kalpte imar edilen beytullahın yıkılma ihtimali var. Onun için o emanet bir an evvel sahibine teslim edilmelidir.
Fakat bu iki zat, “Biz madem Seyda-i Taği’nin (k.s) ziyareti için buraya geldik, onu da ziyaret edelim ve dönelim, Şeyh Muhammed Kührevi’ye (k.s) emanetleri verelim.”derler. Bitlis- Nurşin arası 20–25 kilometredir. Ve Nurşin’e giderler. Kalabalık çok. Her yerden akın akın emanetleri teslim etmeye gelen insanlar var. Onlar da ziyaretçilerin arasında sıraya girerler, Seyda-i Taği’nin (k.s) elini öperler. Seyda-i Taği (k.s) oturun, der. Daha onlar bir şey söylemeden kalabalığın içindeki Şeyh Abdülhakim’e şöyle der: “Şeyh Abdülhakim! Berzah âleminde o ahvalin dehşetinden ümitsizliğe kapılmış şaşkın bir vaziyette olan kişinin elinden tutup onun ızdıraptan kurtulmasına vesile olmak pehlivanlık yahut yiğitlik değildir. Esas pehlivanlık odur ki; el tutulduğunda o eli hiç bırakmamak, berzah âlemindeki o dehşetli halden onu alıp, sırattan geçirip, cennete dâhil edip ve nihayet emanetlerin hakiki sahibi olan Resulü Ekrem’in (s.a.v) huzuruna çıkartıp tuttuğu eli ve o elin içindekileri (muhabbeti, ihlâsı, teslimiyeti) Allah Resulüne (s.a.v) sunmaktır. Esas pehlivanlık budur. Böyle bir pehlivan dururken onun arkasından gidilir Abdülhakim. Böyle pehlivanların arkasından…” O an emanetler sahibine takdim edilir. Ve o zatın teslim olan müridin üzerindeki tasarrufu ile emekleyen bir çocuk mesabesinde olan insanlar yürüyor; belki de ölmüş olan insanlar diriliyor, komadan, bitkisel hayattan çıkıyor ve gözlerini açıyor. Hayatın, âlemin gerçekliğini gözleriyle görür. Dünyadan yüzünü çevirir, doğacağı âleme yüzünü döner, ona göre hazırlık yapar.
Şeyh Fethullah Verkanisi (k.s) Seyda-i Taği’nin (k.s) halifesidir. Büyük bir âlimdir. Onun Seyda-i Taği’ye (k.s) intisap etmesindeki etkenlerden biri şudur: Seyda-i Taği (k.s) o bölgeye gelip irşada başlayınca Şeyh Fethullah’ın (k.s) annesi Seyda-i Taği’ye (k.s) intisap eder. Bir kereliğine mahsus sohbetine gitmesine rağmen kalbinde büyük bir değişim hisseder. Kalbe ait olan duygular neler ise hissetmeye başlar. Komadaki bir insanın uyanması gibi, tutsak bir insanın hürriyetine kavuşması gibi. Şeyh Fethullah (k.s) annesinin namaz kılarkenki halini görür ve sorar: “Ne oldu sana?” Annesi cevap verir: “Oğlum; bizim diyara Seyda-i Taği adında bir zat gelmiş. Halk ona teveccüh edince ben de teveccüh ettim. Oğlum; bugüne kadar muhabbet adına bizlere kitaplarda bilgi olarak çok şey anlatıldı. Fakat ben hiçbir şey yaşamadım, muhabbeti bilmiyordum. Bilmesine biliyordum da hissetmiyordum. Vefayı biliyordum da hissetmiyordum. Hissedilmeyen şey aslında bilinmemektedir. Bilip de hissetmemek daha kötü bir şey. Bilmek mi, hissetmek mi? Yığın yığın, oda dolusu kitaplar… Aşkın ehemmiyeti ile ilgili, aşkın tarifini anlatan… İhlâsın önemi, sadakatin önemi ile ilgili oda dolusu kitapları okuyup hıfzeden bir insan mı, yoksa kalpten bir damlasını hisseden mi? Hangisi üstün? İşte o yığın yığın kitapları okuyup da hissedilmediği için âlimler ömürlerinin sonuna kadar aşkın kaynağı olmuşlardır. Allah sizlere aşk versin. Aşk kime verildiyse ona büyük bir hazine verilmiştir. Bu bir lütfu ilahiyedir. Aşkın kalpteki bir damlası, bir oda dolusu kitap okuyup akılda tutmaktan çok iyidir. Onun için büyükler kalbe giren ihlâs, ihlâs ile yapılan bir zerrecik, habbe tanesi kadar bir amel; dağlar mesabesince ama halis olmayan amelden daha iyidir, derler. Bir oda dolusu kitap okumak ama hissetmemek… Bir damlacık olan ama hissedilen muhabbet…
Onun için kimin kalbine söylenilen şeylerden bir zerrecik girerse ve hissediyorsa dünyadaki en saf, en temiz insan odur. Allahü Teâlâ muvaffakıyet versin.
Ve sallallahu ala seyyidina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.
- tarihinde oluşturuldu.