NEFSİN TELKİNLERİ

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbil âlemin vesselatü vesselamü ala resulina nebiyyil ümmi ve alihi ve sahbihi ve sellem.

Tasavvufta yapılan bunca hizmet, esasen ölü kalpleri diriltmektir. Resulü Ekrem’in (s.a.v) hadisi şerifte belirttiği gibi ölü bir kalbin dirilmesi. Gökten inen suyun sayesinde toprağın hayat bulması gibi Rabbani âlimlerin sohbet meclislerinden dökülen sözler de kulaktan kalbe inince kalbe hayat verir. Hizmet eden arkadaşlar da o zeminde, o istikamette hareket ederlerse; gönül bağı ile bu işi yaparlarsa onlar da etrafa hayat verirler. Allah müyesser etsin. Tasavvuftaki hizmet; insanların diriliş günü gelmeden dirilmelerine, uyanış günü gelmeden uyanmalarına vesile olmaktır. Herkes uyku içerisindedir, ölümle uyanacaklar. İşte; ölümle uyanmadan önce insanları uyandırmak, tasavvuf budur.

İnsan tövbe aldığı zaman bir sorumluluğun altına girer. İnsanlar şöyle düşünüyor: “Ben bir günahtan tövbe ettim. Yarın bir günah daha işlersem bu günahın cezası, mesuliyet ve sorumluluğu bir ise yarın yetmiştir, seksendir, yüzdür.” Bu düşünce şeytan ve nefsin telkinidir. Bu manada insanın aleyhine dönüşecek bir durum olsaydı herhalde evvela büyükler yapmazlardı. Bu vesvese de gösteriyor ki şeytan ve nefs bu işten rahatsızdır. Çünkü bilinmedik bir mesele hakkında kalbe bu kadar düşünce nereden geliyor. Bu düşünce, Kuran’a ait bir düşünce değil. Resulü Ekrem’in (s.a.v) kelamı değil, tasavvuf büyüklerinin sözleri değil. Dolayısıyla kalbe gelen bu düşünce başka taraftan geliyor. Demek ki bu insan şifa bulacak, bu insan kendini kurtarma noktasında adım atmış. Şeytan ve nefs bu durum karşısında diyor ki: “El aman! Elimizden birisi kayboldu.” Sonra da diğer şeytanlara mesaj veriyor: “Bu kişinin icabına bakmazsanız bu nurani tayfanın içine tamamen iştirak edecek. Âlimlerin, velilerin bulunduğu safa iştirak edecek. Kalbi tamamen oraya bağlanacak. Şu an kalbinin yarısı bize aittir. Eğer bir şey yapmazsak bu insanı kaybedeceğiz.”

“Her insan hata edebilir. Hata edenlerin arasında en hayırlı, üstün olanlar tövbe edenlerdir.”buyuruyor Resulü Ekrem (s.a.v). Tasavvufta insanın aleyhine dönüşebilecek bir mesuliyet, bir sorumluluk yoktur. Ama önceki hayatına devam ederse bu söylenilen olur. Çünkü önceki hayatında mesuliyet ve sorumluluk çok fazla. “Ben sana rehber gönderdim, sen niye istemedin?”diye sorabilir Allah. Bu bir sorumluluktur.”Tövbe kapısı açıktı, sen niçin iştirak etmedin? diyebilir. Bu bir sorumluluktur. “Sohbetler vardı, sen niçin gitmedin?”diye sorabilir. Bu bir sorumluluktur. “Ben tövbe edenleri sever günahlarını affederim, dediğim halde niçin yapmadın?”Bu bir sorumluluktur. Hülasa; bu sahanın dışında kalan eylem, düşünce ve amellerde ciddi bir sorumluluk vardır. Ama insan bu sual edilecekleri yaparsa bu noktada bir sorumluluk yoktur. Diyelim ki tövbe etti, nefsine yenik düştü ve bir daha hata etti. Bu insan ne yapacak? Bir daha tövbe edecek, bir daha hata ederse yine tövbe edecek. Bu, günaha devam et, yap manasında değildir. Fakat tövbenin buradaki ehemmiyeti, Allah’ın rahmetinin derinliğini, enginliğini bize gösteriyor.

Nasıl ki biz Allah’ın rızasına ulaşmak için sevapları vasıta ediyor isek, onları bizi Rabbül Âlemine götürecek bir merdiven yapıyor, Allah’a yakınlaşmaya vesile ediyor isek; şeytan ve nefs de insanları bu gibi düşüncelere sevketmekteki amacı bunu haramlara bir basamak eylemektir. Amacı insanı Rabbül Âleminden uzaklaştırmaktır, tövbeden uzaklaştırmaktır, namazdan, tasavvuftan uzaklaştırmaktır. Kişi o düştüğü yerden hemen kalkar, yükseleceği yere tövbe ve istiğfar ederek yükselirse o haramlar ona zarar vermez. “Ben bu işi zaten yapıyorum, yarın da yapacağım, sonra da yapacağım. Dolayısıyla benim burada olmamam lazım.”diyorsa o zaman şeytanın maksadı tam olmuş olur.

Hz. Vahşi (r.a) kimdir? Hz. Hamza’yı (r.a.) bizatihi şehit eden kişidir. Resulü Ekrem (s.a.v) üç defa mektup göndermek suretiyle onu hidayete, tövbeye davet ediyor. Hz. Vahşi… Hz. Hamza’nın katili… Hülasa; bu yolda kişi eğer o düşünceye girerse şeytan ve nefs hedefine ulaşmış demektir.

Sahabe-i Kiram’ın başında Resulü Ekrem (s.a.v) olmasa idi bu imanlarını kazanmaları, muhafaza etmeleri mümkün müydü? Hakeza Resulü Ekrem’in vekilleri olan Saadat-ı Nakşibendî’nin riayetinden insan çıktığı zaman imanını muhafaza etmesi zordur. Resulü Ekrem (s.a.v) onları adeta yüz kurdun içine düşmüş zayıf bir koyuna benzetiyor. Ne kadar şansı olabilir o koyunun? Hasta ise ilaç verirler, sırtlarına almak icap ederse sırtlarına alırlar, öleceklerse imanlı bir şekilde ölmelerine vesile olurlar. İnsan idrak edebilirse verilen örnekler yeterlidir. Sürünün sahibi hakikatte çoban değildir, o vekildir. Sürünün göremediği tehlikeyi çoban görebilir, o bu işte mahirdir. Belirli yerlerde onları otlatır, tehlikeye sevk etmez. Ta ki o yüksek yamaçlara, cennete yükselene kadar, imanın yüksek mertebelerini elde edene kadar.

İmam-ı Gazali (k.s) der ki: “Sizin dışınıza akan iyi veya kötü bütün eylemleriniz tefekkürünüzün, düşüncenizin mahsulüdür.” Kalp bir anten gibidir. Nereden sinyal aldığı önemlidir. Ve eylemleri onun mahsulüdür. Kalp antenini dünyaya verirseniz dünyevi mahsul elde edersiniz. Evvela kalbe karanlık çöker ve bu ahlak ve tabiatınıza sirayet eder. Dolayısıyla ahlak ve tabiat dünyevi mahsul meydana getirir. Eğer antenin dünya ile ilgisini keser, tefekkürle rabıtayla –ki rabıta bir frekans, bir şifre gibidir- Saadat-ı Nakşibendî’nin kalplerine çevirirseniz bu sefer uhrevi mahsuller elde edilir.

Uhrevi mahsuller nelerdir? Öncelikle tabiatınızın değişmesine vesiledir. Tabiatın değişmesi de uhrevi mahsullerin ortaya çıkmasına vesile oluyor. Kişi zaten tasavvufa girmeden evvel aralıksız bir şekilde dünya frekansından veri almaktadır. Yani sürekli dünya rabıtası halindedir. Onun için gaflet ve uykudadır. Tasavvuftaki rabıta; var olan rabıtanın, iletişimin ahiret tarafına çevrilmesidir. Zihin, ruh ve kalp ne ile bağlantı içindeyse eylem ve amel ona göredir. Resulü Ekrem (s.a.v) şöyle buyurur: “Allah cisim ve suretlerinize bakmaz, kalplerinize ve kalplerinizden akana bakar.” Mikrop mu akıyor; temiz, şifalı bir su mu akıyor? İç temizse eylem de temizdir, Kötü ise amel de kötüdür. Bu bir namaz da olsa böyledir. Kalp temiz değilse namaz, namaz değildir. Allah’ın istediği namaz o değildir. Görüntü aynı, kılıf aynı ama içi başka bir şey. Dolayısıyla siz kalbinizi Saadat-ı Nakşibendî’nin kalbine bağlamışsanız onların kalbine inen ne ise oradan sizin kalbinize inen odur. Membaı Resulü Ekrem’dir (s.a.v). Resulü Ekrem de (s.a.v) der ki: “Allah’ın benim kalbime akıttığı ne varsa ben Ebubekir’in (r.a) kalbine bıraktım.”O kalpten o kalbe… Beden ölür, ruh ölmez. Kalp dediğimiz şeyse et parçası olan kalp değildir. Ruhun kalbi ayrı bir şeydir. Ruh ölmüyorsa, o ruhun kalbine inen şey hayatta olanların da kalplerine gelir.

Ve sallallahu ala seyyidina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.

 

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.