RAHMET CEMAATTE, MANA HİZMETTEDİR

1-nurun-ala-nur Bismillâhirrâhmnirrahîm. Elhamdulillâhi Rabbil Âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve ala âlihi ve sahbihi ecmaîn.

İnsan İslamiyeti ve imanı ancak Saadat-ı Kiram’ı görmek suretiyle hakiki manada idrak edebiliyor. Büyüklerin yaşantısına baktığımız zaman onların yaşamları boyunca en önemli meselelerinin ahiret meselesi olduğunu görüyoruz. Seyda Fadlullah Hazretleri derdi ki: “Vallahi, ben seneler değil, aylar değil, hafta değil, gün değil, saat değil, dakika değil, geçen her saniyede Allah’a kavuşma arzusu ve temennisi içerisindeyim.” Yani birbiri ardınca gelen iki saniyenin arasında bile gafletin olmadığını, iki saniye arasına bile Allah mülahazasının dışında bir mülahazanın girmediğini ifade ediyordu. Allah’a kavuşma noktasında işte o kadar istekli idi. Ve bunu vefatına yakın bir zamanda ifade ediyordu.

 

            Bir insanın içinde böyle bir düşünce yoksa müslümanlığı sadece suretten ibaret olursa bu insana İslamı tam manasıyla yaşıyor denilemez. Onun içindir ki insan bu büyük insanlarla beraber olmakla müslümanlığın ve imanın ne olduğunu anlayabiliyor.

Seyda Fadlullah Hazretleri; eğer ben yaşadığım sürece vazifemi yapabileceğim diye bir ümidim olmasa –vallahi- dünyanın en büyük serveti benimle olsa bir an dahi burada durmak istemem, derdi. Allah’a kavuşmaya karşı, ahirete karşı o kadar iştiyakı vardı. İnsanda da böyle bir hal olması gerekiyor. Yani insan dünyada kaldığı sürece vazifesini unutmamalıdır. İnsanın dünyanın geçici bir misafirhane, bir ticarethane, ahireti kazanmanın yeri olduğunu aklından hiç çıkartmaması icap eder. Ve insan vazifesini yaptığı sürece amacına yönelik bir şey yapıyor demektir. Hizmet etmiyorsa vazifesinin dışına çıkmış demektir. Peygamber Efendimizin (s.a.v) ashabına bir bakmak lazım. Sahabe-i Kiram’da  Resulullah’a (s.a.v) olan iştiyak öyle bir halde idi ki Resulullah’ın (s.a.v) abdest alması sırasında dahi O’nun yüzünden dökülen suyu bir yerde toplayıp vücutlarına ve yüzlerine sürüyorlardı. Ve diyorlardı ki “Allahu Teâlâ Resulullah’ın (s.a.v) yüzünden akan ve bizim yüzümüze değen bu suyun bereketi ile bizi cehennemin ateşine değdirmez.” Hatta bazı sahabe, Resulullah’ın (s.a.v) sakalından veyahut saçından dökülen telleri alarak “Sekaratımız sırasında bunu dilimizin altına koyun ki Münker ve Nekir’in suallerine rahat cevap verelim.”derlermiş.  Demek ki bir insan dünyada ben müslümanım, müminim diyorsa ahiret meselesinden daha ciddi bir meselesinin olmaması lazım. İnsanın en büyük derdinin cennete girerek Allah’a yakın olma, en büyük korkusunun Allah’tan kopup cehenneme girmeme olması lazım. İnsanda bu tür duyguların oluşabilmesinin yolu da fikrinin nefs ü şeytanın tutsaklığından kurtulmasıyla olur. Bir insan nefs ü şeytana tutsak olmuşsa bu tür duyguların onda yeşermesinin imkânı yoktur. Böyle insanda hep dünyevi, zülmani, karanlık duygular yeşerir. O insan sıkı sıkıya dünyaya bağlıdır. Kötü ahlak dediğimiz şey ondan doğar. Eğer ki bir tarlaya bakılmaz, iyi tohumlar ekilmez, suyu verilmez ise öyle bir tarladan hoş ve güzel mahsul alma imkânı yoktur. Gayret etmek tohumu güzel seçmek, suyunu dengeli vermek lazımdır. Saadat-ı Kiram’ın izinden gitmeden, kendini o atmosfere bırakmadan, o rahmet bulutunun altına kendini atmadan, elini avuçlayıp o sudan içmeden bir insanda ahlakı aliyenin, güzel ahlakın, Resulullah’ın (s.a.v) ahlakının, Cenab-ı Allah’ın ahlakının o insanda yeşermesinin imkânı yoktur. Resulü Ekrem’i (s.a.v) Cenab-ı Allah tarafından insanlara gönderilmiş bir rahmet bulutu gibi görmek lazım. Saadat-ı Kiram’ı da Resulullah’dan (s.a.v) gelen o rahmet yağmurunun devamı niteliğindedir. İnsan da onların gölgesi altına girerse, onların nazarlarına mazhar olursa -inşallah-, Saadat-ı Kiramın, Sahabe-i Kiram’ın, Resulullah’ın (s.a.v) ahlakıyla ahlaklanır. Dünyada iken böyle bir ahlakla ahlaklanmamışsa, insan onların nazarı altına girmemişse, nefs ü şeytanın tutsağından sıyrılamamışsa, hâlâ bir tutsaksa -neuzubillah- bu insanın ahlakını terbiye edecek şey ancak cehennem suyudur.

Resulullah (s.a.v) nefs kirin kendisi değildir, diyor. Şeytan ve haramlar kirdir. Bu ikisi nefse bulaştığı zaman nefs bir elbise gibi kirlenir, kirlendiği zaman o kiri temizleyecek olan tövbedir. İnsan eğer böyle bir fırsat varken tövbe suyu ile ruhuna işleyen günahlardan arınmadan ölürse kabirdeki azapla, toprağın sıkmasıyla o kir ondan arındırılmak istenilecek. Eğer o sıkmayla da o arınma olmazsa cehennemin suyu ile o kirlerden arındırılacak. Eğer bir insanda iman varsa tabi. Eğer bu kirlilik imanına zarar vermiş ise, ahirete yönelik şüpheler meydana gelmiş ise, Allah’a ait şüpheler onun hâsıl etmiş ise cehennemin suyu dahi artık onu arındıramaz. İnsan aklını başına alması lazımdır.

            Resulullah (s.a.v), insana verilen en büyük nimetler arasında bir tanesi akıldır, diyor. Resulullah’a (s.a.v) soruyorlar: “Akıllı insan kime denir?” “Akıllı insan o dur ki ahiretini, ebedi olan hayatını bu fani, geçici dünyasından önce hazırlamış olan insandır.” “Akılsız insan kimdir?”diye sorarlar. “Allah’ın akıl bahşetmediği insan, ahiretini unutmuş, bütünü ile kendini geçici, yarın bırakıp gideceği, Allah’a hesabını vereceği, kendisinin maliki olmadığı, emaneten kendi elinde bulunan şeylere kendini büsbütün veren insandır.” diyor. Akıllı insan odur ki Allah’ın verdiği fırsatı elinden kaçırmayan, ebedi hayatını fani dünyasından önce kazanmış olan insandır.

            Ebedi hayatı kazandıracak ameller nelerdir? Saadat-ı Kiram’ın izinde olup onların yaptığı amelleri yapmaktır. İşin özü budur. Allah insana böyle bir nimeti bahşetmişse en büyük nimete aday olmuş demektir. Ama her aday muvaffak olamıyor. İnsan verilen nimetin elinden alınmaması adına çok hassas olmalıdır. Bakın Allah bazılarına ilim verir ve o insan ilmiyle yoldan sapabilir. İslamiyet verir, o insan haddini bilmez ise Allah İslamiyet’i ondan alır. Tasavvuf verir, kıymeti bilinmez ise tasavvufu ondan alabilir. Çünkü bunların her birisi adeta Allah’ın nuru olması sebebi ile insanın kalbine atılmış birer nurdur. İnsan durmadan günah işler ve arkasından tövbe etmezse kirlilik kalbe iner. Eğer kalbe inerse de tehlike vardır. Allah’ın insanın kalbine attığı nurun gitme ihtimali vardır. Onun için insanın kendine dikkat etmesi, günahlara girmemesi, girdiği takdirde hemen tövbe istiğfar etmesi gerekir. “Yeryüzünde ben ne için duruyorum, benim vazifem nedir? Yaratıcı beni niçin yarattı? Bu insanlar vefatın ardından nereye gidiyor? Yaptığım bütün bu şeylerin sorgu suali yok mu? Bunları yaratan Yaratıcı beni ve bunları başıboş mu bıraktı? Benimle hayvanatın farkı nedir?” Bu soruları insanın kendine sorması lazım. Cenab-ı Allah kendi kuluna hitaben cevap veriyor: “Sizler başıboş olarak yaratıldığınızı ve yarın Allah’a hesap vermeyeceğinizi mi zannediyorsunuz.” Allah bütün bu şeylerin hesabını insandan sual edecek. Allah’ın bir nimeti rahmetidir ki insana tövbe ve istiğfar fırsatı veriyor. Allah’ın razı olduğu amel tasavvuftur. Elhamdülillah, tasavvufa giren, Saadat-ı Kiram’ın ahlakına bürünen, yani hizmet eden, halkın içerisine girmiş ama gönlü Hak ile beraber olan, derya gibi bir gönlü olup insanların onun gönlünden istifade ettiği insan Allah’ın hoşnut olduğu amelleri işliyor demektir. İşte insan böyle bir ahlakla ahlaklanmışsa, böyle bir şuur, böyle bir tefekkür ile ruh haleti ile süslenmişse, nurlanmışsa Allah’ın hoşnut olduğu amelleri işliyor demektir. Cenabı Allah bizleri de Resulü Ekrem’in (s.a.v), onun ashabının, Saadat-ı Kiram’ın ahlakıyla ahlaklandırsın. Her birinizi etrafına ışık saçan, insanlara doğru yolu gösteren, onları karanlıktan aydınlığa çıkartan, ahlakı aliyeye çıkartan, küfri tabiattan islami tabiata çıkartan birer mürşid haline büründürsün. Onun için gayret etmek lazım.

            Başarmanın sırrı bunu kendinden bilmemektir. Nasıl ki dünya ışığını güneşten alıyor. Güneş ile dünya arasına ay giriyor ve dünya karanlığa bürünüyor. Dünya karanlığa bürününce o an uyanıyor ki demek ışık kendisinden değilmiş, güneştenmiş. İnsan da hizmet ederken bütün tesiri Saadat-ı Kiram’dan bilirse, onların vasıtasıyla Resulü Ekrem’den bilirse, onları da Cenabı Allah’tan bilirse, yani kendini araya koymazsa, benliğini işin içinden sıyırırsa –vallahi- muzaffer oluyor. İnsan her şeyi üstadlarından, Saadat-ı Kiram’dan bilmesi lazım. Onların bereketiyle, himmetiyle bilmesi lazım. İnsanın kendisini sürekli bir acziyet, noksaniyet, fakr içerisinde görmesi lazımdır. -Elhamdulillah- bu cemaate giren her bir arkadaş öyle bir nimetle serfiraz olunuyor ki yirmi yıllık bir emek bir anda filizleniyor. O insan ehli hizmet halini alıyor. Bir tohum üstünden dört mevsim, belki daha uzun bir süre geçmesi lazım iken Allahu Teâlâ’nın lütuf ve keremi ile büyüklerin himmet ve bereketi ile aynı anda binlerce başak veriyor. Buradaki çiçekler de biz değiliz, onlar da sizlersiniz, size aittir. Buradaki çiçekler de sizlere layık değil, Allah sizleri cennetteki bahçelerine koysun inşallah.

Ve sallahu aleyhi vesellem…

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.