İman ve Takvada En Üst Seviye: Hayâ
Hizmet; manen, madden, amelî veya mantıkî olur. Yani hizmet, bir yere abdiyet hissiyatının oluşmasıyla gerçekleşir. Allah Teâlâ’nın karşısına çıktığımız vakit bir şeye hak iddia edebilmek için o hizmetin hazır olması lazım. Seyda Fadlullah Hazretleri (k.s) bir gün şu hadiseyi anlattı: “Ben Antep’e gittiğim zaman bir tüccar yanıma geldi ve ‘Benim koyunlarım var; onlarla ticaret yapıyorum. Ben bugüne kadar zekâtımı verdim yani malımı manevi olarak sigortalama noktasını hiç ihmal etmedim. Allah Teâlâ bana ait olanı benden aldı. Fakat ben zekâtımı vermiştim. İnsan bunları verdiği zaman bu mal insana ait olmaz mı? Evet, insana aittir.’ Seyda da ona demiş ki: ‘Sana ait olanı Allah almışsa bil ki ya çok daha hayırlısını verecektir ki o da ahirettedir ya da onu sana iade edecektir, görünen odur.’ Sonra Seyda devamını şöyle anlattı: “Ben Nurşin’e döndüm, bir müddet sonra telefon geldi; adam malının kendisine iade edildiğini söyledi.”
Yani bir insan; tasavvuf, iman ve İslamiyet’e aitlik uhreviyatının oluşmasını istiyorsa; elbette ki o noktaya ait olma adına o insanın çaba ve gayret göstermesi lazım. Çaba ve gayret farklı farklı olabiliyor. Birisi zekâsıyla, aklıyla veya mantığıyla bir şeyler sergiler. Birisi malıyla, birisi bedeniyle, birisi ilmiyle; birileri de hepsinde gayret ve çaba gösterir. Bu tabii ki Allah’ın insana verdiği büyük bir nimettir.
“Ya Rabbi! Dine hâdim olana, dinin hizmetkârlığını yapana, dini omuzlayana sen de yardımcı ol.” Bu dualarımızdandır. Ayet-i kerimede de; “Dine omuz verene, dine yardımcı olana Allah da ona yardımcı olur.” ifadesi yer alır. Bir insan, Allah’ın dinine yardım ederse, omuz verirse, Allah’ın o insana karşı duyarsız olması mümkün müdür? İnsanın aklına sığar mı? Hâşâ Allah’ın adaletine, rahmaniyetine sığar mı? Allah’ın rızası bu tür hizmetlerin edildiği dergâhlardadır. Allah’ın istediği gibi olan insanlar, o kemalâtlar bu yerlerde oluyor. Madem burada oluyor; iyi bir filiz, iyi bir başak şeklinde kendimizi bu topraklara ekmemiz lazım. Bu topraklarda yetişmeli, daha sonra Cenâb-ı Allah’ın izniyle filizlenip başak vermeli. Büyüklerimiz, Sadat-ı Kiram bu şekilde büyük oldular. Hepsi, bu toprağa ekilmek suretiyle başak verdi. Allah, bugün size böyle bir yerde hizmeti nasip ediyorsa bu büyük bir nimettir. Ebediyete giden yol bu yoldur.
Hz. Ömer’den nakledilen şu söz çok manidar bir sözdür: “İnsanın asi olmamasını sağlayan iki kapı vardır.” Avam tabakasının Allah’a isyan etmemesini sağlayan cehennem korkusudur. Mahafet, korku; başkaldırmamayı, baş eğmeyi, Allah’ın rızası peşinde koşmayı, Allah’a abd olmaya faktördür. Büyükleri ise Allah’a ibadete sevk eden, onların Allah rızasını istemelerini sağlayan faktör, korku değil de; tasavvuf vasıtasıyla insanî hâllerin olması gereken kemalât makamına erişmesidir. Yani faktör, korku değil; onlardaki hayânın kendisidir.
Korku faktörü olmasa dahi onlar yine Allah’a asi olmazlardı; çünkü onların iyi insan olmalarındaki faktör hayâdır. Allah’a karşı olan ibadeti taatlerinin müsebbibi hayâdır. Allah’ın zatını, nimetlerini, engin şefkat ve merhametini manevi bir göz ve kalp ile idrak ettikleri için onlar Allah’a asi olmazlar ve O’na itaat ederler. İnsanın Allah’a asi olmamasını sağlayan zaman, Allah’ın merhametini ve rahmetini düşündüğü zamandır. İnsanın bunları düşünerek hayâ sahibi olması lazım. İman ve takvanın en üst seviyesi de budur.
Büyüklerin, Sadat-ı Kiram’ın hayatları da böyledir. Seyda’nın (k.s) hayatına baktığımız zaman onun cehennem korkusuna binaen veya cennet lezzetlerinden tatma adına ibadet ve taat veya hizmet etmediği, bütünüyle mahiyetin aşkına mütevekkil ve Allah’ın rızasına talip olduğu görülüyor. Seyda (k.s) şöyle ifade buyurmuştu: “İnsan bu dünyada hizmet etmeyecek ise neden bu boş âlemin içerisindedir?” Çünkü büyüklerin amacı ordayken maşukuna kavuşmak için çaba sarf etmektir. Maşuk tarafından verilen geçici bir ayrılığa binaen dünyada yapması gereken kazancı elde etme adına maşuk, ahdinde diyor ki; “Dünyaya git. Orada geçici bir vazifen var; tekâmüliyet kazanman lazım. Sonra tekrar benim rızam var.” Seyda (k.s) “İnsan bu dünyaya gelip de yapması gereken şeyleri yapmayıp asli olan vazifelerini ihmal ediyorsa; Allah’ın onu memur kıldığı şeyleri yerine getirmeyip emretmediği şeyleri yerine getiriyorsa bu dünyada neden yaşıyor? Ben Allah’a ulaşma noktasında günleri saymıyorum, saatleri saymıyorum, dakikaları saymıyorum, saniyeleri sayıyorum.” diyordu.
İnsanın -tasavvuf ile bütünleşmezse- büyüklerin hayatını kendi akıl ve mantığıyla değerlendirip anlamasına imkân yoktur. İnsan, iman noktasında işin içine kalbini koymazsa, meseleye tasavvuf penceresinden bakmazsa, meseleyi sadece kendi gözleriyle görürse, ne büyüklerin hayatını ne de Peygamberimizin (s.a.v) hayatını ve iç dünyasını anlayabilir. Dolayısıyla hakiki manada anlayamaz ve ulaşamaz. Bu yüzden insan, takvanın yüksek mertebelerine ulaşmak istiyorsa, büyüklerin hayatını iyi anlamalıdır. Allah’a ulaşırken yolunda dikili duran ipuçlarını iyi bilmeli, takip etmeli; büyükler hangi hâllerde ise o hâller ile hâllenmeli ve onlara son derece büyük bir teslimiyet göstermelidir. Bunların aksi hâlinde saptırıcı olan mantık, nefis ve şeytan insanı delalete düşürebiliyor.
Peygamber (s.a.v) büyük bir muharebeden dönüşü sırasında Ashabına şunu arz etti: “Ey Ashab! Biz büyük bir muharebeden döndük ama bilmeniz gerekiyor ki, bundan daha büyük bir muharebe sizi bekliyor. Bu muharebede mağlup olmak diye bir şey söz konusu olamaz. Mağlup olamazsınız. Mağlup olduğunuz takdirde Allah korusun ebedî bir cehenneme müstahak olacaksınız. Şayet zahiri muharebede mağlup olursanız ya gazi ya da şehitsiniz. Maddi mücadelelerde galip de olsanız, mağlup da olsanız Allah’ın mükâfatı vardır.” diyor Ama manevi bir muharebede galip olmak dışında bir alternatifiniz yok. Ya galip, ya galip geleceksiniz. Mağlup olma riskine giremezsiniz bile. Çünkü büyük bir düşman var; hem de karşınızda değil bizzat içinizde. Bu düşmanın akli ve mantıki olarak stratejisi belli değil. Bu düşmanın kalbe büyük bir tahribat gücü var; bu tahribat sonucunda oluşan boşluğun etkilediği damar insaniyet damarıdır. İşte böylece kalbi yıkmaya çalışıyor. Kalp yıkıldığı andan itibaren ebediyetimiz elden gidecek. Peygamber Aleyhisselâm “Çok küçük bir muharebeden çok dehşetli bir muharebeye rücu ettik, hazırlanın.” diyor. Ashab “Bu muharebelerden daha dehşetli ve büyük bir muharebe ne olabilir?” diye soruyor. Peygamber Aleyhisselâm “Nefs o kadar büyük bir düşmandır ki; ya galip geleceksiniz ya galip geleceksiniz. Mağlup olursanız ebediyetiniz elinizden gidecek.”
Ashab o büyük düşmanı yenmede tasavvufu methetmiştir. Tasavvuf, kalbe inen o enaniyeti yani “ene” damarını keser. Enenin tarafında olan bu damarı kesmek için ise düsturlar yapar. İttifaken bahsediyorlar ki; düstursuz bir insanın imanını, Allah’ın hakiki Kâbe’si olan kalbini muhafaza etmesinin mümkün olmadığını yine ittifaken beyan ediyorlar. Bizler de onların dairesinde olmamız nedeniyle inşaallah onların yolundayız. Hem bu dairede olmak hem de Cenâb-ı Allah’ın daire dışına bırakmaması için insanın tabii ki çaba göstermesi, gayret etmesi lazım. Bu mescit büyüklerin, Sadat-ı Kiram’ın meclisi olması itibariyle nefsin, şeytanın neden olduğu enaniyet damarını kesen bir hastane hükmündedir. Hizmet edenlerin de Allah din dünyalarına yardımcı olsun.
Büyüklerimiz “Tasavvuf; iman ve İslamiyet zevkidir.” diyor. Tasavvuf manevi bir hisle bilinir. Bu da ancak manevi bir göz, manevi bir kulak, manevi bir kalp, manevi bir tatma ile anlaşılabilir. “Zevkîdir, maddi değil.” diyorlar. Dolayısıyla zevk ile onu idrak edememiş bir insan onu bilemez. İnsan tasavvufu tattıktan sonra ruhunu, canını ve malını yani her şeyini o uğurda feda ediyor. Cenâb-ı Allah o hakiki zevki, hakiki görmeyi, hakiki hissetmeyi herkese nasip etsin.
Çok çalışmak lazım çünkü zaman çalışmayı gerektiriyor. İnsan kendi kendine şöyle “Ben, bugün bu kadar acziyetime ve noksaniyetime rağmen Seyda’yı (k.s) ve Sadat-ı Kiram’ı dillendirebiliyorsam; demek ki böyle bir nimeti, böyle bir rütbeyi Allah bana vermiş.” diyerek “Ya Rabbi! İnşaallah ben de, bütün hakikatleri bu mecliste bulunan insanların kalbine yerleştirmeye azmediyorum, inşaallah yerleştireceğim.” şeklinde bir düşüncenin şuurunda olmalı. Bu azmin neticesinde insan muvaffak olamasa bile hem Allah’a karşı olan sorumluluğunu ifa eder hem de kazanılacak sevaplara nail olur. Yani Allah’ın verdiği ecir ve mükâfata nail olur. Onun için de; himmeti âli olanlar âli olanı, âli olan himmeti sever. Himmeti düşük olanları ise Allah sevmez.
İnsanın hedefi, çabası, gayreti ve çıtası çok yüksek olmalıdır. Bir insan, dünyada en yüksek makamlara gözünü dikiyor ve bunun için gayret ediyorsa; ahiret meselesinde de himmetini âli tutmalıdır. İşte böyle âli olanları Allah Teâlâ seviyor. İnsan şöyle bir azim içinde bulunarak; “Benim komşum bugün hatme yaptı mı? Yoksa hatmenin nurundan, sevabından mahrum mu oldu?” diye düşünmelidir. İşte insanın böyle düşünerek akşamdan sabaha dek kıvranması gerekir. Bu şuna benzer; yan komşunuz aç ve siz çocukların bağırmalarını, feryatlarını işitiyorsunuz. Bu sesi işittiğinizde nasıl gözünüze uyku girmezse aynı şekilde insanın manevi hastalıkları, insanı cehenneme sevk edecek şeyleri de hissettiğinde aynı şuur ve rahmet içinde akşamdan sabaha kadar kıvranarak yatamaması icap eder. İnsan vazifesini yaptıysa “Ben bugün vazifemi yaptım, artık bu uyku bana helal.” der.
Bir gün Hz. Ebu Bekir’in yanına insanlar gelip “Senin arkadaşın öyle saçma şeyler ortaya attı ki; bütün insanlar ondan uzaklaştı, haberin var mı?” diyorlar. Sonra ona Peygamber Aleyhisselâm’ın söylediği şu sözleri anlatmaya başlıyorlar: ‘Miraç hadisesinde ben bir tayyareye bindim, yedi kat semayı aşıp bir anda Allah huzuruna çıktım…’ “Daha bunun gibi çok garip bazı şeylerden bahsediyor. Bu dedikleri şeylerden de bütün insanların kalplerine şüphe girdi. Biz zaten inanmıyorduk, bunlar akla mantığa da sığmıyor. Hani başka şey olsa tamam derdik de bu kadar saçma şeylere sen ne diyorsun? Bunu akıl ve mantığın hangi yönüyle bize açıklayabileceksin?” diyorlar. Hz. Ebu Bekir de onlara; “Akıl ve mantığın kıymeti yoktur. Bunları o söylüyorsa doğrudur.”
Bugün de imanı, akıl ve mantıkla ele alarak o meseleyi öyle değerlendiren birçok insan delalete giriyor. Tasavvuf da bunu diyor. İnsan, Hz. Ebu Bekir’in baktığı yerden bakmazsa büyüklerin hâllerini anlayamaz. Gavs-ı Hizan’ın kapısının önündeyken Seyda-i Tağî’nin karın altında rabıtaya kilitlenip ayak parmağının düşmesi izah edilemez. Hazret (k.s) hastanedeyken “Ey Alaeddin! Elim kesilecek. Acıyı hissetmemem için bana Peygamber’e (s.a.v) dair yazılmış bir iki beyit oku.” diyor. Beyit okununca da elinin kesildiğini hiç hissetmiyor. Büyüklerin hizmetleri anlaşılamaz, iç dünyaları bilinemez. Eğer akıl ve mantıkla ele alınsaydı bunlar mümkün olmazdı.
Tasavvuf büyükleri ihlâstan şu şekilde bahsederler: “Bir insan yaptığı ibadetleri cennetteki lezaizleri tadabilmek için yaparsa yani cennete gidebilmek için, cennetteki lezaizlerle nimetlenmek adına başını secdeye bırakıp namaz kılarsa, bunlar için hizmet ederse yapılan bu ibadetler, hizmetler Allah katında makbul değildir. Cennetin lezaizlerini tatmak için ibadet eden kişiye abdül cennet denir veyahut başka bir deyişle abdül lezzet yani lezzetin abdi olmuş. Dolayısıyla böyle bir kişi lezzetin arkasında koşar, lezzetlere ulaşmak adına ibadet yapar. Cehennemin korkusuna binaen, oraya girmemek için ibadet eden kimseye de abdul nar ismi verilmiştir.
- tarihinde oluşturuldu.