DÜNYA SEVGİSİ VE ÖLÜM KORKUSU
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbil Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem. Rabbiş rahli sadri ve yessirli emri vahlul ugdeten min lisanî yefgahu gavli.
Resûlü Ekrem (s.a.v) bir gün buyurur ki: “Allah’ın kullarından birtakım insanlar vardır ki nebî değildirler, şehit de değildirler fakat kıyamet gününde Allah katındaki makamlarından dolayı onlara nebîler ve şehitler imrenerek bakacaklardır.” Ashab-ı Kiram: “Bunlar kimlerdir ve ne gibi hayırlı ameller yapmışlardır? Bize bildir de biz de onlara sevgi ve yakınlık gösterelim ya Resûlallah!” derler. Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Bunlar öyle bir kavimdir ki aralarında ne akrabalık ne de ticaret ve iş münasebeti olmaksızın, sırf Allah rızası için birbirlerini severler. Vallahi yüzleri bir nurdur ve kendileri de nurdan birer minber üzerindedirler. İnsanlar (kıyamet günü) korktukları zaman bunlar korkmazlar, insanlar mahzun oldukları zaman bunlar hüzünlenmezler.”[1] Bakarsınız bir insanın gönlünde Allah sevgisi var diye ona yanaşır ve ondan istifade etmeye çalışırsınız. Tüccar gibi… Birisinde büyük bir servet vardır örneğin; onunla nasıl iş yaparız diye düşünülür mesela. Bu da öyledir. Kalbinde Allah sevgisi olan insan da sizi büyük bir servete ulaştırabilir. Allah için birbirini sevmek o kadar kıymetlidir ki Allah’ın Resulü (s.a.v) “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş olmazsınız.” buyurur.[2]
O zaman müthiş bir haz, lezzet alınır. Mekke-i Mükerreme’deki manzara bunun en güzel örneğidir. Dünyanın her tarafından rengi, ırkı, cinsi farklı insanlar Allah sevgisi ile dolu olarak oraya gelip toplanıyorlar. Müthiş bir manzara. Cenab-ı Allah muhabbetinizi artırsın. Muhabbet çok önemlidir, imanı besleyen tohumdur. İmanı filizlendiren, onun suyu hükmünde olan şey aşk u muhabbettir. Kaf Dağı’nda olsa muhabbet hayatı feda edip onu bulmaya değer mi? Vallahi, zaten onun için hayat var. Bir şeyi tatmadan da onun hakikatini bilemezsiniz. Ne namazın, ne Allah inancının… Tat almak demek onun hakikatini anlamak demektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurur ki: “Üç özellik vardır; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını tadar. Allah ve Resûlü’nü (s.a.v), (bu ikisinden başka ) herkesten fazla sevmek. Sevdiğini yalnızca Allah için sevmek. Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.”[3]
Acaba Allah Resûlü’nün döneminde olsa idik onu böyle sevebilir miydik? İmam-ı Rabbani’nin (k.s) ifadesine binaen asrımızda yaşayan, “Mürşide ne lüzum var?”, “Gülün suyuna ne hacet var?” diyen insan gül mevsiminde gelseydi “Güle ne hacet var?” diyecekti. Gülün kendisini göremeyecekti.” “Ben direkt Allah’a bağlıyım, Allah’ı istiyorum, ihtiyacım yok.” diyecekti. Aklına, zekâsına güvenecekti.
Devletin kuralları ve cezaları vardır. Kimin içindir bunlar? Mükellef olan insanlar içindir. Mükellef olmayanlar ise ne yapsalar ceza almazlar. İnsanoğlu akıllı ise suç işleyenin cezası niçin belirlenmiş, insan bile bile suç işler mi? Evet işler. Suç işlenmemesi için cezalar konulmuş, caydırıcı olsun diye. Akıllı ise ne gerek var? Demek ki akıl bu işte bazen yetersizdir. İnsanoğlu bile bile kendini ateşe atabiliyor ve İslam seni senden, nefsinden korumak için peygamberleri gönderiyor. Ashab-ı Kiram çok zayıf insanlar mıydı ki Allahu Teâlâ bir muallim, bir peygamber gönderdi onlara? Kuran-ı Kerim inerdi herkesin gönlüne. Herkesin gönlüne inince hıfzederdi, Kuran-ı Kerim ne der, söylerdi. Niçin bir peygambere ihtiyaç var?
Hz. Hanzala (r.a) Hz. Ömer’e (r.a) gelerek “Ya Ömer! Büyük bir sıkıntım var. Ben tam anlamıyla Müslüman olmamışım gibi hissediyorum. Resulullah’ın (s.a.v) yanında ayrı, ondan uzakta ayrı biri oluyorum. Acaba ben Allah Resûlü’nün (s.a.v) bahsettiği münafıklardan mıyım? Hz. Ömer (r.a) aynı sıkıntının kendinde de olduğunu söyleyince beraber Resulullah’a gidiyorlar. Hassasiyet var burada. Senede bir iki defa müslümanlık olmaz, sadece ramazanda müslümanlık olmaz. Sınava hazırlanan bir genç gibi olmak lazım. Geleceğini belirleyecek o sınav, sınavın ehemmiyetine inanmış, tereddüt ediyor “Acaba ben biliyor muyum?” diye.
Dünyada ayaklarınızın sabit olabilmesi için kaç sene çalışmamız gerekiyor? Yirmi sene emek harcıyoruz bir doktor, bir öğretmen olabilmek için. Peki, ahiret için bir gün yeter mi? Doktor olabilmek için kişi çok akıllı olsa bile bir hocaya, bir eğitmene ihtiyaç duyuyor. Çocukluğunu feda ediyor, gençliğini feda ediyor. Gençlik güzel dönemdir; istiyor ki gezsin, dolaşsın ama bütün bunlardan feragat ediyor. Sınav öncesinde de sürekli kendini yokluyor.
İşte bu hassasiyet Ashab-ı Kiram’da var, başlarında peygamber olmasına rağmen. Peygamber Efendimiz (s.a.v) çocuklarını, hanımlarını ikaz ediyor; “Sakın ha! Babamız bir peygamberdir diye Allah’ın size farz kıldıklarında gevşeklik göstermeyin. Allah sizden ne istiyorsa yerine getirin ki ben de size yardımcı olabileyim. Benim size bildirdiklerimi yerine getirmekle bana yardımcı olun.” Biz Allah’ın Resûlü’ne nasıl yardımcı olabiliriz? Yani, öyle perperişan, sefil bir ümmet olarak karşıma gelmeyin ki Allah bana demesin “Habibim; sen bu insanların neyine şefaat edeceksin? İslam adına bunlarda ne kalmış?” Allah için bir nizam ve intizamınız olsun, feraset sahibi olun.
Resûlullah (s.a.v) ümmetin gelecekteki halini o günden bize bildiriyor: “Bir gün gelecek kâfir milletler sizin başınıza oburların yemek çanağına üşüştükleri gibi üşüşecekler.” Orada bulunanlar, “O gün biz az olacağımız için mi böyle olacak ya Resûlallah?” derler. Resûlullah (s.a.v) şöyle cevap verir: “Hayır, bilakis o gün sayıca çok olursunuz. Fakat selin üzerinde darmadağın bir şekilde akıp giden çer çöp gibi olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden sizin mehabetinizi (saygınlığınızı ve korkunuzu) çekip çıkarır ve sizin kalbinize de vehn koyar.” “Vehn nedir, ey Allah’ın Resulü?” diye sorduklarında ise şöyle buyurur: “Dünya sevgisi ve ölüm korkusu.”[4]
Sahabe-i Kiram 120.000 kişi idi ama bütün dünyayı İslam’la müşerref etti. Sadece 120.000 sahabe… Biri bir memlekete gidiyordu orayı irşad ediyordu, alt yapı oluşturuyordu. Sayı az ama statüsü Allah katında yüksek. Halimizi nasıl anlatıyor bakın, suyun üzerindeki saman çöpü gibi; sayıları çok fakat ağırlıkları yok. Her türlü algıya açık. Bir algı ile o saman çöplerinin bir kısmı bir tarafa bir kısmı bir tarafa savrulacak. Bu ne anlama gelir? Kalp hasta olduğundan zihin de hasta olur. Kalpteki bulanıklık insanın zihninin bulanıklığına sebebiyet verir. Kanaati bulursanız eğer az, çoktur. Kanaati kaybederseniz çok, azdır. Uzak yakındır severseniz. Yakındaki şey uzağınızdadır eğer sevmezseniz. O sevgiyi aşkı bulamazsanız çok uzaklardadır. Bulacağınız şey aslında kanaat ve iknadır. Eğer kanaat ve ikna olmazsa yüz insan da gelse size anlatsa boşadır. O zaman malınız çoksa da aç kalırsınız. Allah muvaffakıyet versin, Allah kabul etsin.
Ve sallallahu alâ seyyidinâ nebiyyil ümmî ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellem.
[1] Ebû Dâvud, Büyû, 76/3527; Hâkim, IV, 170.
[2] Müslim, Îmân 93-94; Tirmizî, Et’ime 45; İbni Mâce, Mukaddime, 9.
[3] Buhârî, Îmân, 9; Müslim, Îmân, 67.
[4] Ebu Davud, Melahim, 5.
- tarihinde oluşturuldu.